Ciğerleri jilet gibi kesen orman ayazında bir felsefe profesörünün hayatı, bir fare kadar değersizleşebiliyordu. Vincent, kar kalınlığının diz kapaklarını aştığı çamlık arazide tökezleyerek ilerlerken, arkasından gelen polis köpeklerinin havlamaları rüzgârın uğultusuna karışıyordu. Soluğu boğazını yırtıyor, burnundan süzülen kan, dudaklarında bakır tadı bırakarak çenesinden aşağı damlıyordu.
Otobanın altından geçen, içi yarı yarıya donmuş çamur ve çöple dolu devasa bir tahliye borusu gördü. Düşünmedi. İnsani kibri, unvanları ve o entelektüel duruşu yukarıdaki asfaltta bırakıp bir sürüngen gibi borunun içine sızdı. Karanlık, buz gibi betonun üzerine kıvrıldığında bedeni şiddetle titriyordu. Hipotermi kapıdaydı. Ölüm, felsefe kitaplarındaki gibi estetik veya trajik değildi; burnu akan, altına işemekten korkan zavallı bir biyolojik çöküşten ibaretti.
Cebindeki son mat siyah hapı çıkardı. Çamurlu, titreyen parmaklarının arasında tuttu.
Eğer bu hapı yutarsa bedeni on saniye içinde tam bir felç durumuna geçecek, kalp atışı yavaşlayacak ve beyni o karanlık havuza fırlayacaktı. Yukarıdaki köpekler onu bulursa uyanamazdı. Donarak ölürse uyanamazdı. Ama uyanık kalırsa da, acıdan çıldırarak kendi kendini ele verecekti.
"Spinoza senin belanı versin..." diye fısıldadı kendi kendine, donmuş dudaklarının arasından trajikomik bir tebessümle. Hapı dilinin üzerine koydu ve gözlerini kapattı. Betonun soğuğu silindi. On saniye sonra, Vincent o kurumuş, devasa okyanus yatağının tuzlu rüzgârına düştü.
Aynı saatlerde, Vermont’un yüz kırk mil güneyinde, Massachusetts sınırındaki devasa bir malikânenin şöminesi, asırlık meşe odunlarıyla harlanıyordu.
Edward Wilson, elindeki kristal kadehte dönen altın rengi viskiyi izlerken, odanın ortasındaki deri koltukta oturan adamına soğuk gözlerle bakıyordu. Edward, Doğu Yakası'nın damarlarında dolaşan kanın –ve o kanı zehirleyen her türlü kimyasalın– efendisiydi. Sentetik fentanilden, sosyetenin partilerinde su gibi akan pembe kokaine kadar her şey onun laboratuvarlarından, onun limanlarından çıkardı. O, insanlara "kaçış" satıyordu. Ve bu dünyada kaçmak isteyen milyarlarca aptal varken, Edward bir tanrı sayılırdı.
Ama koltukta oturan sağ kolu Marcus’un az önce önüne koyduğu o tek, mat siyah hap Edward’ın canını sıkmıştı.
"Bana bir uyuşturucu getirmedin Marcus," dedi Edward, sesini hiç yükseltmeden. Şöminenin ışığı, Edward’ın jilet gibi tıraşlı, kusursuz ve acımasız yüzünde gölgeler yaratıyordu. "Bana bir masal getirdin. Toksikoloji testinde çıkmıyor diyorsun. Bağımlılık yapmıyor diyorsun. Dopamin reseptörlerine dokunmuyor diyorsun. Peki bu lanet olası siyah bok parçası insanları neden iki hafta boyunca bitkisel hayata sokuyor?"
Marcus gergindi. "Patron, sokaktaki torbacılar buna 'Rüya Hapı' diyor. Ama kullananlar rüya görmediklerini söylüyorlar. Başka bir yere gittiklerini... ortak bir yere gittiklerini iddia ediyorlar. İçenlerin beyin dalgaları, uyanık bir insanınkinden üç kat daha aktif. Bu kimyasal her neyse, beyni bir çeşit aşırı hız aşırtmasına sokuyor."
Edward kadehi masaya bıraktı. O siyah hapa yaklaştı. Hayatı boyunca kendi sattığı hiçbir zehri denememişti. Uyuşturucu, acizler içindi. Kontrolünü kaybetmek, kölelerin işiydi. Ama bu... bu bir uyuşturucu değildi. Bu, bilmediği bir sınır, kontrol edemediği bir bölgeydi ve Edward Wilson’ın dünyasında kontrol edilmeyen her şey bir hakaretti.
"Eğer bu hap bir halüsinasyonsa o kimyageri bulur, derisini yüzerim," dedi Edward. Hapı parmaklarının arasına aldı. "Eğer anlattığın gibi bir şeyse... bu, insanlığın sonunu getirecek olan altın madenidir."
Hapı yuttu.
Bir. İki. Üç. Dört...
Edward, lüks malikânesinin o sıcak, güvenli duvarları arasında, onuncu saniyede yere yığıldı. Kadehi devrildi, viski İran halısına dökülürken Edward çoktan başka bir cehenneme düşmüştü.
Edward gözlerini açtığında malikanesinde değildi.
Gökyüzü çürümüş bir mürdüm eriği rengindeydi. Ayaklarının altında kurak, çatlamış bir toprak vardı. Etrafında devasa, çarpık yapılar yükseliyordu; sanki binlerce farklı şehrin mimarisi sökülüp üst üste kusulmuş gibiydi. Hava öylesine ağırdı ki, her nefes alışında ciğerlerine paslı bir çivi batıyor gibi hissediyordu.
"Burası neresi..." diye mırıldandı. Sesinde yıllardır ilk defa bir titreme vardı.
Gerçek dünyadaki gücü, banka hesapları, emrindeki yüzlerce silahlı adam... Hiçbirinin burada zerre kadar hükmü yoktu. Cebini yokladı. Silahı yoktu. Üzerindeki o binlerce dolarlık ipek takım elbise, yerini üzerinde ne idüğü belirsiz, gri bir paçavraya bırakmıştı.
Birden, arkasında bir adım sesi duydu. Çamurda ezilen ağır postalların sesi.
Döndüğünde, karşısında kanlı, yağlı bir önlük giymiş, elinde devasa bir balıkçı satırı tutan bir adam duruyordu. Simon Pall.
"Vay canına," dedi Simon, sarhoş bir neşeyle gülerek. Satırı omzuna yasladı. Gözlerinde saf, evcilleşmemiş bir delilik vardı. "Buraya her gece yeni fareler düşer ama senin gibi iri ve kibirlisini uzun zamandır görmemiştim."
Edward göğsünü kabarttı, o eski otoriter maskesini yüzüne takmaya çalıştı. "Sen kimsin lan? Benim kim olduğumu biliyor musun? Ben Edward Wils—"
Simon, adamın cümlesini bitirmesine izin vermedi. İnsanüstü bir hızla atılıp Edward’ın boğazına yapıştı ve onu çatlamış toprağa fırlattı. Edward, ömründe hiç bu kadar fiziksel bir güçle karşılaşmamıştı; Simon’ın elleri bir insanınki gibi değil, bir hidrolik pres gibiydi.
"Burada isminin bir önemi yok, takım elbiseli piç!" diye kükredi Simon, satırı Edward’ın boynunun hemen yanına, toprağa saplayarak. "Burada banka hesabın geçmez. Burada uyuşturucu satamazsın. Burada krallık, zihninin ne kadar karanlık olabildiğiyle ölçülür!"
Simon, Edward’ın yüzüne doğru eğildi. Gözbebeklerinin içinde binlerce çığlık atan yüz varmış gibiydi.
"Şimdi gidip o gerçek dünyadaki zavallı bedenine uyanacaksın," diye fısıldadı Simon. "Ve uyandığında, burada bir böcek olduğunu asla unutmayacaksın. Bu krallık benim!"
Simon, Edward’ın alnına parmağıyla sertçe vurdu.
Malikânenin salonunda, Edward Wilson şiddetli bir kasılmayla gözlerini açtı. Ciğerleri hava arayışıyla yırtılırcasına çığlık attı. Yüzüstü halıya kapanmış, lüks takım elbisesi terden sırılsıklam olmuştu.
Marcus dehşet içinde ona koştu. "Patron! Patron iyi misin?! Kalbin durdu sandım!"
Edward, adamını vahşice iterek ayağa kalktı. Şöminenin yanındaki aynaya baktı. Gözlerinde, yıllardır titizlikle inşa ettiği o buz gibi, rasyonel iş adamı ifadesinden eser kalmamıştı. Aynadaki yansıma, gördüğü o kolektif karanlığın dehşetiyle parçalanmış, gururu ayaklar altına alınmış ve içindeki o kibirli canavarı zincirlerinden koparmış bir deliye aitti. Oradaki güçsüzlüğünü hazmedemiyordu. O pis kokan balıkçının karşısındaki acizliği zihnini kemiriyordu.
Dişlerini sıkarak Marcus’a döndü. Sesi, cehennemden çıkmış bir iblisin fısıltısı gibiydi.
"Bütün adamları topla. Uyuşturucu hatlarını, laboratuvarları, her şeyi dondurun."
"Ama patron, karteller—"
"SİKEYİM KARTELLERİ!" diye kükredi Edward, elindeki kadehi şömineye fırlatarak. Cam parçaları alevlerin içine dağıldı.
"Bana bu hapı yapanı bulun. O adresi bulun. Vermont... Bana o hapın kaynağını bulun. Oraya geri döneceğim Marcus. O siktirimin dünyasını satın almayacağım... Orayı yerle bir edeceğim!"
Madalyonun diğer yüzünde, tahliye borusunun içindeki buz gibi karanlıkta uyuyan Vincent, kolektif bilincin derinliklerinde Edward’ın kopardığı bu yeni savaş çığlığının yankılarını henüz hissetmemişti. Ama o karanlık evrende, artık sadece bir balıkçının deliliği değil, gerçek dünyanın en acımasız adamının sınırsız nefreti de kol geziyordu.
ns216.73.216.48da2


