Bölüm 2
Karanlık köy kuzeyden güneye doğru uzanan, genişliğinden ziyade göğe meydan okuyan, dar ve sivri tepesi ve sarp yamaçlarıyla azamet ve kibrin sembolü Selamlı dağının hemen eteğine sırtını vermiş dümdüz bir ovanın dağ ile birleştiği yere kurulmuştu. Buraya kurulmasında dağın en tepesinden çavlanlar oluştura oluştura, deli ve hırçın kafasını kayalara çarpa çarpa inen, yazın sükûnetin kışın savaşa giden cengâverler gibi celadetin hâkim olduğu bembeyaz köpükleriyle dağdan inen, indiği yerde turkuaza dönen derelerin etkisi büyüktü. Dağın her tarafını saran yemyeşil ormanlar ve taş eksen yetişen bu verimli, düz ve yemyeşil ova adeta yeryüzünde yalancı bir vaha gibiydi. Epi topu on beş-yirmi evin bulunduğu bu köy, burada yaşayanların dedelerinin dedeleri zamanında kurulmuştu. II. Mahmut zamanında yapılan nüfus sayımında bu köy de sayılmış ve tutanaklara geçmişti. Süleyman Efendi, Selam Efendi ve Sami Efendi’nin sürülerini otlatırken kazara buldukları bu yer onları cezbetmiş ve ertesi yıl kimse gelip yerleşmeden buraya taştan, ağaçtan, estetikten yoksun, bir evden ziyade taş yığını ya da kurt ini gibi duran evler inşa etmişlerdi. Zamanla buraya kök saldıkça o kurt inlerinin yerlerini yavaş yavaş bugünkü evler almıştı. Bu üç Efendiden türeyen kim varsa buraya kök salmıştı. Selamlı dağına, koyun ve keçilerini dağdan başka yerde otlatmayan Selam Efendi’den almıştı. Sami ve Süleyman Efendiler “dağı sana zimmetleyelim de olsun bitsin Selam Efendi” diyerek dalga geçerlerdi. Selam dağı diye diye Selamlı kalmıştı dağın adı.
Bu yıl pek bir mütedeyyin köy halkı tarafından hasretle beklenen üç aylar Kiraz ayı ile başlamıştı. Tam da sıcakların başladığı, aynı zamanda ovada, tarla tapanda işin en çok olduğu bir döneme denk gelmişti. Her yıl Ramazan ayının bitmesiyle Ramazana methiyeler düzenler ile arkasından yas tutanlar, yine gelse de yine bir ay oruç tutsalar, diye birbirlerine laf arasında, muhabbet esnasında alenen söyleyenler bu durumdan pek de hoşnut değildi sanki. Ramazan ayının bitmesiyle ne kadar da üzgün olduklarını köyün kadınları bir araya geldiklerinde her birinin elinde bir örgü ve önlerinde birer tepsi yemekle ilam ederlerdi. “Ne o beeee, pişir taşır, kaynat kaynat. Allahtan Ramazan geliyor da biraz rahat ediyoruz.” diye üzüntülerini belli etmekten çekinmezlerdi.
Recep ayının ilk Cuma sıcak mı sıcak bir gündü. Yaprak sallanmaz dedikleri günlerden biriydi. Allah adeta bu köye bu mübarek ayda cehennemi yaşatmak ister gibi ısıtmıştı bu köyü. Neyse ki dağdan inen serin suların nemi biraz olsun serinletiyordu burayı. Köyün erkekleri köyün öbür başındaki ahşap ve köhne camiden Cuma namazından sıcaktan oflaya poflaya dönerken köyün orta yerinde bir tarrakadır koptu. On-on beş tane kadın Meczup Memiş’in karısı Huriye’yi tartaklamaya başladı. Deli Huriye, tarladan Cuma namazına gelen kocasına yemek hazırlamak için köyün tam orta yerindeki çeşmeden sitillerini doldurmak için çeşmeye vardığında üşüşmüştü köyün kadınları Huriye’nin üstüne. Çeşmeye varır varmaz dağdan henüz inmiş bir sitil buz gibi kar suyunu Huriye’nin tepesinden aşağı boca etti birisi. Kar suyunun tenine temasıyla“Hiiiiihhh, hiiiihhhh, ghiiiihhh” diye içini çekerken neye uğradığını daha anlamdan kadınlar Huriye’ye tekme tokat giriştiler. Kimisi çeşmenin önünde çamaşır yıkarken kullandığı elbise tokacını kaldırıp umarsızca rastgele indiriyor, kimi araya girip bir çimdik atıp kaçıyor. Bir “ah yandım, durun vurman, Allahsızlar, ben ne ettim size” diye veryansın yalıyor çeşmenin duvarlarını, bir uluma sesine varan ağlama. Kimi “zaten bu kızlıksız geldi babasının evinden diyorlardı.” diyerek daha bir hınçla yoluyor saçını kimisi “demir tarakla yüzülsün derin” diyerek beddua ediyordu.
Seni “aşüfte, hafifmeşrep, kadın müsveddesi” diyerek atladı kör Melahat. Melahat, upuzun ve iri kıyım bir kadındı. Gözünün birinin bir kavgada kör olduğunu diyen de var inek boynuzlamasından sonra kör olduğunu söyleyen de var. Ama kimse ona korkusundan nasıl olduğunu soramazdı. Hoş, Melahat de kimseye bir gıdım kelam edip de anlatmazdı başına ne geldiğini. Gizem onu daha da çekici kılıyor ve lider ruhlu yapıyordu. Güzel ve alımlı bir kadındı, bundan kelli de köydeki bir grup kafadar kadına elebaşılığı yapıyordu. Emprime eteğinden iri kalçaları belli olan, etine dolgun bir kadındı. Kimi Rum kızı diye seslenir, kimi acem kızı diye seslenirdi. Bu endam o köydekilerin endamından faklı bir endamdı. Yemyeşil, manalı gözü ve sarı-siyah yazmasının altından kalçasına kadar uzanan sarı kalın örme saçları onu daha bir çekici kılıyor, ona daha bir kavgacı edası katıyordu. “Sen kim oluyorsun da evde karpuz yiyorsun utanmaz, arlanmaz, Allahsız! Senin yüzünden kim kara bağlayacak uğursuz, kimin ocağına ateş düşüreceksin. Kendi başını yersin inşaalllah” diyerek tokacı Saniyenin elinden kaptığı gibi kaldırdı yukarı. O esnada erkeklerin araya girmesiyle paçayı kurtaran Huriye, bir yandan yolunmaktan kuş tüyü gibi olmuş saçını, çamura belenmiş yazmasıyla kapatmaya çalışıyor bir yandan da sitillerini de bırakarak eve doğru yeldire yeldire koşuyordu. “Selamlının orospuları, herkes biliyor kimin ne mal olduğunu. Ah, şu ekin tarlalarının dili olsa da konuşsa. Şu dağdaki her bir ağacın altında hepinizin birer anısı var. Karpuz da yerim badem de. Fındık da yerim fıstık da. Kime ne? Yedimse evimde, mahremimle yedim heç olmazsa. Sizin gibi el alemin namahremine uçkur çözüp, gerdan kırmadım. Kocalarınız sizi çok boşlamış, ataşınız başınızda. Kocama gelin hepiniz, kocamaaaa. Allahın Kör’ü, günahlarını benimle kapatamazdın. Herkes biliyor senin ne mal olduğunu, çeşmede iffet, elin altında döşek.” diyerek gözden kayboldu. Hıncını alamayan, son duyduğu lafla daha da bilenen Kör Melahat ve avanesi kadının geride bıraktığı alüminyum sitilleri pestile çevirene kadar ezdiler. Vurdukları her tekme ile alüminyum stillerden metal sesi bütün köye yayıldı. Erkekler şaşkın şaşkın birbirlerine baktıktan sonra pek bir normalmiş gibi usulca evlerine dağıldılar. Hiç kimse Huriye’nin dediklerine şaşırmamıştı nedense. Sanki malumu ilam etmekten başka bir şey yapmamış gibiydi.
Huriye’nin evde gizli gizli karpuz yediğini sağır sultan bile duydu. Taa komşu köylere Günyeri ile Günsonu’na bile ulaşmıştı. Her bir evin sundurmasında bir öbek kadın erkek bunun cezasız kalmaması gerektiğini savunuyordu. Herkes birbirine olabilecek senaryoları anlatıp duruyor, taa dedelerinin zamanında birileri de evde karpuz yemiş de o yıl bütün bebekler analarının karnındayken ölmüş deyip sonra da birbirlerinin üstündeki etkisini meraklı gözlerle inceleyip duruyorlardı. Şimdi de ne olabilirdi onu konuşuyorlar, tarştıyorlar ama bir sonuca varamıyorlardı. Kimisi “şu mübarek aylarda Allah’a yalvarıp yakaralım, bizi affetsin” diye öneride bulunurken kimisi de Huriye’nin kadim bir geleneği çiğnediğinden dolayı cezasız kalmaması gerektiğini salık veriyordu. Kadınlar bir araya geldikleri her yerde bir öbek oluşturup hararetli hararetli henüz çok erkenken bir şey yapılmasını tartışıp duruyor, birbirlerini körüklüyorlardı.
çeşme başına yine bir yığına kadın birikmiş hem sırayla sitillerini dolduruyorlar hem de fısır fısır bir şeyler konuşuyorlardı. Çeşmeye su doldurmaya gelen Mukaddes bir öbek kadını fısır fısır, ağızlarını yazmalarının bir kenarıyla kapatıp konuştuğunu görünce gayri ihtiyari gülümsedi. Hiç hal hatır sormadan “ sıra kimde?” diye sordu öfkeli bir ses tonuyla. Duydukları sesle aniden şaşkına dönen kadınlar kafalarını şöyle bir geri çevirip baktıktan sonra umarsızca gerisin geri koyu sohbetlerine döndüler. Mukaddes hiçbir şey demeden hışımla aralarına daldı birini bir yana birini de bir yana itip çeşmenin önünde dolmakta olan sitile bir tekme vurdu döktü. Kendi sitilini suyun önüne koyduktan sonra:
“hele baa bahın gadınlar. Sizin neyin peşinde olduğunuzu ben çook eyi biliyorum. Hem Allah’ım sen çok büyüksün, her şeye kadirsin dersiniz hem de bir karpuz kabuğundan Allah kadar korkarsınız. Başınıza bir şey gelecekse Allah’tan gelecek. Hepiniz de fırsatını buldukça yediniz evlerinizde koca koca karpuzları. Yalan mı?” Kimseden ses çıkmadı. Gülizer atladı öne. Gülizer’in ismi nüfus memuru tarafından köylü nasıl sesleniyor ise öyle yazılmıştı kimliğine. Herkes de onu kolayına geldiği için Gülizer diye çağırırdı. Mukaddesin yaşı çoğunun yaşıyla aynı olsa bile vakur tavırlarından dolayı köyün anası olarak görülür yaşıtları bile ona ana diye hitap ederdi. “ Baa bah Mukaddes ana, saa saygımız var emme, atalarımızın geleneklerini hafife alamazsın. Biz mi koyduk böyle bir kuralı. Atalarımız denemişler, evde karpuz yemek uğursuzluk getirir hem de bütün köye diyerek yasak koymuşlar. Hem sen bilmez misin dedelerimiz zamanında karpuz yemişler de bütün çocuklar analarının karnında ölüvermiş. Kadınların hepsi de ölümlerden geri dönmüşler.”
“He yaa çok eyi bilirim” dedi Mukaddes. “Neredeymiş o bebelerin mezarları hele? Bi gösteriverin bana şunları. Madem o kadar bebe öldü niye bu köyde bu kadar insan var hala? Çekilin şuradan geçin gidin işinize. Hayde yarın kandildir. Hepiniz oruç tutun da şu mübarek ayda Allah’a yalvarın o zaman başınıza bir şey gelmesin diye”
Dolan sitili geri çekip de diğerini çeşmenin önüne koyduktan sonra tekrar kadınlara döndü ve “ hem siz nerden biliyonuz deli Huriye’nin karpuz yediğini? Kadının evini mi seyrediverdiniz akşama kadar işiniz kalmadı da?”
Kadınlar hep birlikte Gülizer’e baktılar hadi anlat der gibi. Gülizer de biraz çekingen ve mesnetsiz, Kör Melahat’in gördüğünü söyledi. “ Hemi de kabuklarını kapının önündeki tenekeye atmışlar, utanmadan. Bari toprağa gömün, ineğe danaya neyin verin, değil mi, bacılaaaarr?” diyerek onaylanmak için her birinin suratında sinsi gözlerini gezdirdi. Mukaddes, öfkeli ve sabırsızca sol elini kadınlara doğru savurarak“ gadınlar hele varın işinize gidin. Elin sabi sübyanıyla uğraşmayın. Belli ki Melahat tek gözle pek iyi görememiş. Her duyduğunuza da inanmayın” dedi. Stillerini kaptığı gibi suyun ağırlığıyla bir o yana bir bu yana sendeleye sendeleye evin yolunu tuttu.
Bölüm 2
Karanlık köy kuzeyden güneye doğru uzanan, genişliğinden ziyade göğe meydan okuyan, dar ve sivri tepesi ve sarp yamaçlarıyla azamet ve kibrin sembolü Selamlı dağının hemen eteğine sırtını vermiş dümdüz bir ovanın dağ ile birleştiği yere kurulmuştu. Buraya kurulmasında dağın en tepesinden çavlanlar oluştura oluştura, deli ve hırçın kafasını kayalara çarpa çarpa inen, yazın sükûnetin kışın savaşa giden cengâverler gibi celadetin hâkim olduğu bembeyaz köpükleriyle dağdan inen, indiği yerde turkuaza dönen derelerin etkisi büyüktü. Dağın her tarafını saran yemyeşil ormanlar ve taş eksen yetişen bu verimli, düz ve yemyeşil ova adeta yeryüzünde yalancı bir vaha gibiydi. Epi topu on beş-yirmi evin bulunduğu bu köy, burada yaşayanların dedelerinin dedeleri zamanında kurulmuştu. II. Mahmut zamanında yapılan nüfus sayımında bu köy de sayılmış ve tutanaklara geçmişti. Süleyman Efendi, Selam Efendi ve Sami Efendi’nin sürülerini otlatırken kazara buldukları bu yer onları cezbetmiş ve ertesi yıl kimse gelip yerleşmeden buraya taştan, ağaçtan, estetikten yoksun, bir evden ziyade taş yığını ya da kurt ini gibi duran evler inşa etmişlerdi. Zamanla buraya kök saldıkça o kurt inlerinin yerlerini yavaş yavaş bugünkü evler almıştı. Bu üç Efendiden türeyen kim varsa buraya kök salmıştı. Selamlı dağına, koyun ve keçilerini dağdan başka yerde otlatmayan Selam Efendi’den almıştı. Sami ve Süleyman Efendiler “dağı sana zimmetleyelim de olsun bitsin Selam Efendi” diyerek dalga geçerlerdi. Selam dağı diye diye Selamlı kalmıştı dağın adı.
Bu yıl pek bir mütedeyyin köy halkı tarafından hasretle beklenen üç aylar Kiraz ayı ile başlamıştı. Tam da sıcakların başladığı, aynı zamanda ovada, tarla tapanda işin en çok olduğu bir döneme denk gelmişti. Her yıl Ramazan ayının bitmesiyle Ramazana methiyeler düzenler ile arkasından yas tutanlar, yine gelse de yine bir ay oruç tutsalar, diye birbirlerine laf arasında, muhabbet esnasında alenen söyleyenler bu durumdan pek de hoşnut değildi sanki. Ramazan ayının bitmesiyle ne kadar da üzgün olduklarını köyün kadınları bir araya geldiklerinde her birinin elinde bir örgü ve önlerinde birer tepsi yemekle ilam ederlerdi. “Ne o beeee, pişir taşır, kaynat kaynat. Allahtan Ramazan geliyor da biraz rahat ediyoruz.” diye üzüntülerini belli etmekten çekinmezlerdi.
Recep ayının ilk Cuma sıcak mı sıcak bir gündü. Yaprak sallanmaz dedikleri günlerden biriydi. Allah adeta bu köye bu mübarek ayda cehennemi yaşatmak ister gibi ısıtmıştı bu köyü. Neyse ki dağdan inen serin suların nemi biraz olsun serinletiyordu burayı. Köyün erkekleri köyün öbür başındaki ahşap ve köhne camiden Cuma namazından sıcaktan oflaya poflaya dönerken köyün orta yerinde bir tarrakadır koptu. On-on beş tane kadın Meczup Memiş’in karısı Huriye’yi tartaklamaya başladı. Deli Huriye, tarladan Cuma namazına gelen kocasına yemek hazırlamak için köyün tam orta yerindeki çeşmeden sitillerini doldurmak için çeşmeye vardığında üşüşmüştü köyün kadınları Huriye’nin üstüne. Çeşmeye varır varmaz dağdan henüz inmiş bir sitil buz gibi kar suyunu Huriye’nin tepesinden aşağı boca etti birisi. Kar suyunun tenine temasıyla“Hiiiiihhh, hiiiihhhh, ghiiiihhh” diye içini çekerken neye uğradığını daha anlamdan kadınlar Huriye’ye tekme tokat giriştiler. Kimisi çeşmenin önünde çamaşır yıkarken kullandığı elbise tokacını kaldırıp umarsızca rastgele indiriyor, kimi araya girip bir çimdik atıp kaçıyor. Bir “ah yandım, durun vurman, Allahsızlar, ben ne ettim size” diye veryansın yalıyor çeşmenin duvarlarını, bir uluma sesine varan ağlama. Kimi “zaten bu kızlıksız geldi babasının evinden diyorlardı.” diyerek daha bir hınçla yoluyor saçını kimisi “demir tarakla yüzülsün derin” diyerek beddua ediyordu.
Seni “aşüfte, hafifmeşrep, kadın müsveddesi” diyerek atladı kör Melahat. Melahat, upuzun ve iri kıyım bir kadındı. Gözünün birinin bir kavgada kör olduğunu diyen de var inek boynuzlamasından sonra kör olduğunu söyleyen de var. Ama kimse ona korkusundan nasıl olduğunu soramazdı. Hoş, Melahat de kimseye bir gıdım kelam edip de anlatmazdı başına ne geldiğini. Gizem onu daha da çekici kılıyor ve lider ruhlu yapıyordu. Güzel ve alımlı bir kadındı, bundan kelli de köydeki bir grup kafadar kadına elebaşılığı yapıyordu. Emprime eteğinden iri kalçaları belli olan, etine dolgun bir kadındı. Kimi Rum kızı diye seslenir, kimi acem kızı diye seslenirdi. Bu endam o köydekilerin endamından faklı bir endamdı. Yemyeşil, manalı gözü ve sarı-siyah yazmasının altından kalçasına kadar uzanan sarı kalın örme saçları onu daha bir çekici kılıyor, ona daha bir kavgacı edası katıyordu. “Sen kim oluyorsun da evde karpuz yiyorsun utanmaz, arlanmaz, Allahsız! Senin yüzünden kim kara bağlayacak uğursuz, kimin ocağına ateş düşüreceksin. Kendi başını yersin inşaalllah” diyerek tokacı Saniyenin elinden kaptığı gibi kaldırdı yukarı. O esnada erkeklerin araya girmesiyle paçayı kurtaran Huriye, bir yandan yolunmaktan kuş tüyü gibi olmuş saçını, çamura belenmiş yazmasıyla kapatmaya çalışıyor bir yandan da sitillerini de bırakarak eve doğru yeldire yeldire koşuyordu. “Selamlının orospuları, herkes biliyor kimin ne mal olduğunu. Ah, şu ekin tarlalarının dili olsa da konuşsa. Şu dağdaki her bir ağacın altında hepinizin birer anısı var. Karpuz da yerim badem de. Fındık da yerim fıstık da. Kime ne? Yedimse evimde, mahremimle yedim heç olmazsa. Sizin gibi el alemin namahremine uçkur çözüp, gerdan kırmadım. Kocalarınız sizi çok boşlamış, ataşınız başınızda. Kocama gelin hepiniz, kocamaaaa. Allahın Kör’ü, günahlarını benimle kapatamazdın. Herkes biliyor senin ne mal olduğunu, çeşmede iffet, elin altında döşek.” diyerek gözden kayboldu. Hıncını alamayan, son duyduğu lafla daha da bilenen Kör Melahat ve avanesi kadının geride bıraktığı alüminyum sitilleri pestile çevirene kadar ezdiler. Vurdukları her tekme ile alüminyum stillerden metal sesi bütün köye yayıldı. Erkekler şaşkın şaşkın birbirlerine baktıktan sonra pek bir normalmiş gibi usulca evlerine dağıldılar. Hiç kimse Huriye’nin dediklerine şaşırmamıştı nedense. Sanki malumu ilam etmekten başka bir şey yapmamış gibiydi.
Huriye’nin evde gizli gizli karpuz yediğini sağır sultan bile duydu. Taa komşu köylere Günyeri ile Günsonu’na bile ulaşmıştı. Her bir evin sundurmasında bir öbek kadın erkek bunun cezasız kalmaması gerektiğini savunuyordu. Herkes birbirine olabilecek senaryoları anlatıp duruyor, taa dedelerinin zamanında birileri de evde karpuz yemiş de o yıl bütün bebekler analarının karnındayken ölmüş deyip sonra da birbirlerinin üstündeki etkisini meraklı gözlerle inceleyip duruyorlardı. Şimdi de ne olabilirdi onu konuşuyorlar, tarştıyorlar ama bir sonuca varamıyorlardı. Kimisi “şu mübarek aylarda Allah’a yalvarıp yakaralım, bizi affetsin” diye öneride bulunurken kimisi de Huriye’nin kadim bir geleneği çiğnediğinden dolayı cezasız kalmaması gerektiğini salık veriyordu. Kadınlar bir araya geldikleri her yerde bir öbek oluşturup hararetli hararetli henüz çok erkenken bir şey yapılmasını tartışıp duruyor, birbirlerini körüklüyorlardı.
çeşme başına yine bir yığına kadın birikmiş hem sırayla sitillerini dolduruyorlar hem de fısır fısır bir şeyler konuşuyorlardı. Çeşmeye su doldurmaya gelen Mukaddes bir öbek kadını fısır fısır, ağızlarını yazmalarının bir kenarıyla kapatıp konuştuğunu görünce gayri ihtiyari gülümsedi. Hiç hal hatır sormadan “ sıra kimde?” diye sordu öfkeli bir ses tonuyla. Duydukları sesle aniden şaşkına dönen kadınlar kafalarını şöyle bir geri çevirip baktıktan sonra umarsızca gerisin geri koyu sohbetlerine döndüler. Mukaddes hiçbir şey demeden hışımla aralarına daldı birini bir yana birini de bir yana itip çeşmenin önünde dolmakta olan sitile bir tekme vurdu döktü. Kendi sitilini suyun önüne koyduktan sonra:
“hele baa bahın gadınlar. Sizin neyin peşinde olduğunuzu ben çook eyi biliyorum. Hem Allah’ım sen çok büyüksün, her şeye kadirsin dersiniz hem de bir karpuz kabuğundan Allah kadar korkarsınız. Başınıza bir şey gelecekse Allah’tan gelecek. Hepiniz de fırsatını buldukça yediniz evlerinizde koca koca karpuzları. Yalan mı?” Kimseden ses çıkmadı. Gülizer atladı öne. Gülizer’in ismi nüfus memuru tarafından köylü nasıl sesleniyor ise öyle yazılmıştı kimliğine. Herkes de onu kolayına geldiği için Gülizer diye çağırırdı. Mukaddesin yaşı çoğunun yaşıyla aynı olsa bile vakur tavırlarından dolayı köyün anası olarak görülür yaşıtları bile ona ana diye hitap ederdi. “ Baa bah Mukaddes ana, saa saygımız var emme, atalarımızın geleneklerini hafife alamazsın. Biz mi koyduk böyle bir kuralı. Atalarımız denemişler, evde karpuz yemek uğursuzluk getirir hem de bütün köye diyerek yasak koymuşlar. Hem sen bilmez misin dedelerimiz zamanında karpuz yemişler de bütün çocuklar analarının karnında ölüvermiş. Kadınların hepsi de ölümlerden geri dönmüşler.”
“He yaa çok eyi bilirim” dedi Mukaddes. “Neredeymiş o bebelerin mezarları hele? Bi gösteriverin bana şunları. Madem o kadar bebe öldü niye bu köyde bu kadar insan var hala? Çekilin şuradan geçin gidin işinize. Hayde yarın kandildir. Hepiniz oruç tutun da şu mübarek ayda Allah’a yalvarın o zaman başınıza bir şey gelmesin diye”
Dolan sitili geri çekip de diğerini çeşmenin önüne koyduktan sonra tekrar kadınlara döndü ve “ hem siz nerden biliyonuz deli Huriye’nin karpuz yediğini? Kadının evini mi seyrediverdiniz akşama kadar işiniz kalmadı da?”
Kadınlar hep birlikte Gülizer’e baktılar hadi anlat der gibi. Gülizer de biraz çekingen ve mesnetsiz, Kör Melahat’in gördüğünü söyledi. “ Hemi de kabuklarını kapının önündeki tenekeye atmışlar, utanmadan. Bari toprağa gömün, ineğe danaya neyin verin, değil mi, bacılaaaarr?” diyerek onaylanmak için her birinin suratında sinsi gözlerini gezdirdi. Mukaddes, öfkeli ve sabırsızca sol elini kadınlara doğru savurarak“ gadınlar hele varın işinize gidin. Elin sabi sübyanıyla uğraşmayın. Belli ki Melahat tek gözle pek iyi görememiş. Her duyduğunuza da inanmayın” dedi. Stillerini kaptığı gibi suyun ağırlığıyla bir o yana bir bu yana sendeleye sendeleye evin yolunu tuttu.
ns216.73.216.141da2


