Henüz güneş selamlı dağının tepesinden kendisini yeni kurtarmışken Mukaddes’in öfkeli ve kesik kesik yükselen gürlemesi, tam da ortasından geçen toprak araba yoluyla zaten ikiye bölünmüş olan köyü, kuşluk vakti hepten ikiye böldü.
-Allah bu köyün belasını versin, diye veryansın ederek toprak yoldan aşağı yeldire yeldire yürüyordu. Kafasını bir ufka kaldırıp bakıyor bir tozlu araba yoluna indiriyordu. Sesi duyanlar zaten bu sesin kime ait olduğunu biliyordu da yine de meraklarından ahşap evlerinin eyvanlarına koşup:
-nen var, gene sana kim ne etti, Mukaddes ana? Dedi kimisi, kimisi de
-Mukaddes bacı gel otur bir soluklan hele, kim ne etti sana? Diyerek kapılarının önünde kirden pasaktan kapkara olmuş, yer yer kedi yatmış yer yer köpek yuvarlanmış her tarafı kıl içindeki minderlerini işaret ederek buyur ettiler. Mukaddes, hiç birisine kafasını döndürüp bakma tenezzülünde bulunmadığı gibi
-Allah, hepinizin belasını versin, diyerek soluk soluğa yoluna devam etti.
-Nere gidiyon gene hele deli Mukaddeeeessss? Diye zalimce bağırdı bir kadın. Çığırtkan ve duygusuzdu. Ne nefret ne sevgi hissediliyordu sesinde. Sanki öylesine, zaten öfkeden küplere binmiş bu kadını daha da kurutmak istercesine.
Mukaddes, başını gittiği yönden döndürmeden “hadi ordan!” der gibi sağ elini kaldırıp havada bir döndürdü. Seslenenlere bakmadan “Allah hepinizi kahretsin” diye diye aştı köyün içinden bir çırpıda.
Mukaddes, bu köydeki en sayılan kadındı. Herkes ondan çekinir, dediklerine kimse kalmazdı. Mukaddes, uzun boylu incecik dal gibi bir kadındı. Surat hatları çok keskin ve her zaman ciddiydi. İnce sivri burnu onu daha da çekinilecek birisi kılıyordu. Bu incelik ve zarafete karşılık kalınca karakaşları vardı. Karakaşlarının altında ise öfkelendiğinde uçan bir kartalı gökyüzünden yakalayıp alacakmış gibi bakan siyah gözleri vardı. Kafasına hep oyalı bir yazma bağlar, yazma kafasından düşmesin diye de başka bir yazmayı bağ gibi uzunlamasına büküp alnından başının gerisine doğru halka şeklinde bağlardı. Üstüne yazın uzunca el örmesi bir yelek giyer altında da emprime desenli eteklerinden birisini giyerdi. Ayaklarına da kara kalın lastiklerini ve kendi ördüğü kalın çorapları giyerdi. Uzunca eteği kalın kara lastiklerin üstüne kadar uzanırdı. Bu kadın bu köyde hem zarafet hem de saygının timsali bir kadındı. Civar köylerden bile gelip geçenler mutlaka Mukaddes’in kapısında soluklanır bir yudum suyunu içmeden geçmezlerdi.
Sol elinde baston niyetine kullandığı ama boyu kadar olan ağaç dalını orta yerinden kavramış bir elini ters döndürüp beline dayamış hışımla gidiyordu. Toprak araba yolunun her iki tarafına dizilmiş olan evlerin alt katı toprak ve saman karışımıyla envai çeşit ve ebatta her bir tarladan özenle toplammış kara taşlarla örülmüş, üst katları ise neredeyse ormandan kesildiği gibi duvarlara yerleştirilmiş ağaç gövdeleri ve harman tuğlasından mütevellitti. Her nasılsa bu evlerde normal görünen sadece çatılarına güzelce döşenmiş kırmızı kiremitlerdi. Ağaç gövdesi mi yoksa yontulmuş ağaç gövdesi mi olduğu anlaşılmayan ahşap direklere duvarlara çaprazlama payanda vurulmuş, içleri de kırmızı pişmiş harman tuğlası ile doldurulmuştu. Evlerin dışında ne sıva vardı ne de boya. On beş yirmi tane ev ya var ya yoktu zaten. Yoldan hızla geçen bir araba bu köyün bir başından diğer başına bir dakikadan daha az sürede kavuşabilirdi. Bu kadar kısa süren bir mesafe nedense Mukaddes için bitmez olmuştu. Öfkesinden kudurdu, “Allah belanızı versin sizin köy gibi. Kayalar yuvarlana tepenize. Göçer gidersiniz inşallah dereye tepeye” diye diye yürüdü.
Bir süre sonra epi topu üç dört dönüm olan tarlasına varıverdi. Her gün yaptığı gibi yine tarlasına gelmişti ve akşama kadar burada oyalanacaktı. Neler yoktu ki tarlada. Tarlanın her tarafı yemyeşil kesmişti. Mısırlar boy boy olmuş içine giren bir insanı yutacak kadar büyümüştü. Fasulyeler, adeta boy atan mısırları yere yatırmaya çalışan pehlivanlar gibi dolanmıştı mısırların etrafına. Kabaklar devasa yapraklarıyla yemyeşil yatıyordu tarlanın her bir köşesinde. Henüz hiç kabak olmamıştı ama hepsi çiçeğe durmuştu. Patates boy atmış haki yeşile bürünmüştü. Her bir patates bitkisinin tepesinde duvak gibi duran pembe, beyaz çiçekler her çeşit börtü böceği cezbetmiş, her bir patates öbeğinin üstünde dönen bir halka böcek sinek vardı. Çok az karpuz vardı. Her sene tarlanın yarısını karpuz ekerdi ama bu sene nedense bir türlü karpuz ekmeye eli varmamıştı. Üç beş kök karpuz ya var ya yoktu. Ne de olsa karpuz; mısır, fasulye, patates gibi kışa kalmaz, yazın hemen biter giderdi. Satsa iyi para ederdi ama kim kaldırıp indirecekti ki onları. Hem kimse bu köyde satmak için karpuz ekmezdi. Herkes ancak evin ihtiyacı kadar karpuz eker yazın yer kabuğunu da tarlada bırakır gelirdi. Önce biraz elma ağacının serin gölgesinde oturup bir soluk aldı. Suratına doğru esen serin sabah meltemi alnında damla damla olmuş sıcak ter tanelerini şöyle bir savurdu. Mukaddes sağ eline doğru bluzunun kollunu çekti ve tek hamlede alnındaki teri siliverdi. Başını yukarı kaldırdı. Rahmetli eşinin aşlayıp büyüttüğü bu elma ağacını çok seviyordu. Yine yeşile kesmiş pıtırcık elmalar dalların ucunda meltemle birlikte sallanıyorlardı. Azıcık yere çimenin üstüne doğru uzandı, sağ tarafına dönüp kafasının altına elin koydu. “Allah’ın laneti sizi bulsun. Ben Allah olsam size bir gram içecek su vermem de şu Kiraz ayında nasıl böcek gibi kuruduğunuzu izlerdim” diye kendi kendine söylendi durdu. Az ötede ancak bir mezar kadar geniş, tarladaki kara taşlarla çevirilmiş halkaya gözü ilişti. Gözleri bir dolmaklı oldu, yüzü buruştu, sol elini havaya kaldırıp taşları okşarmış gibi yaptı. Ardından bir közün soğuması gibi ağır bir hareketle elini tekrar sol yanına koydu. Gözleri, gölün üstünde seken bir taş gibi, halka gibi çevrilmiş taşların üstünde sekti durdu.
Biraz sonra Bismillah diyerek uzandığı yerden doğruldu oturdu. Yukarı derlenen eteğini elinin ucuyla istemsizce aşağı doğru itip fırladı kalktı yerinden. Kapkara lastik ayakkabılarıyla mahsulünün arasından temkinli yürüdü. Tarlada dolaştıkça bir iki yabanıl otu eğilip kavradı kopardı fırlattı attı rastgele. Beli bükülen bir iki mısırı düzeltti, fasulyelerin çiçeklerine gelen arıları süzdü bir müddet. Sonra da hep yanında eteğinin uçkuruna bir çuval ipiyle bağladığı çakısını çıkardı ve rastgele bir karpuzu kesip yardı. Henüz yeteri kadar kırmızılaşmamıştı içi ama lezzeti yerindeydi. Bir dilim, iki dilim derken karpuzun yarısından fazlasını yedi. Geri kalanını da attı yanında getirdiği poşetin dibine attı. “Yerim akşam, hele israf olmasın.” dedi ama gözeleri de etrafı bir kolaçan etti kimse görüyor mu diye. Geri dönerken köyün içinden değil de köyün altından, tarlaların içinden geçip gitmesi gerektiğini düşündü.
Bu sene her bir tarlada o kadar çok kurbağa vardı ki sanki gökten yağmış gibiydiler. Her adım başı neredeyse bir kurbağa basmak üzereyken yalpaladı neredeyse kurbağalara basmamak için düşeyazdı. “Vardır elbet Yaradan’ın bir bildiği” diyerek dolaşmaya devam etti.
Tarlada epey oyalandı. Her bir mısıra selam verdi, her fasulyenin çiçeğini okşadı, sere serpile tarlanın sahibi gibi yerde yayan her bir kabağın ya yönünü değiştirdi ya da kabak dökmüş mü diyerek altını kaldırıp baktı. Ama henüz çiçekten başka bir şey yoktu “Yatın bakalım, uzanmış, Âdem efendi gibi kara topraklarda” diyerek bir hislendi, iç geçirdi, eliyle sanki gözünün önünden bir şey kovar gibi yaptı, nemlenen gözlerini bir hamlede sildi ve tarlasını kolaçan etmeye devam etti.
Gün öğleni geçip de ikindiye varmak üzereyken bir elinde köyün delisi gibi yanından ayırmadığı ham elma dalını aldı, koluna da karpuz poşetini takıp ağır usul evin yolunu tuttu. Tarlaların arasından gizli bir yol gibi kıvrıla kıvrıla uzayıp giden patikayla bir iki dereden geçti. Eve vardığında kan ter içinde kalmıştı. Kiraz ayı için bu sıcak biraz fazla gelmişti Mukaddes’e. Eve vardığında, elindekileri bir kenara fırlatıp kendisini de yere attı. Yere otururken gayrı ihtiyari “huuyyfffff” diye bir soludu. Alnında tomurcuklanan terleri elinin tersiyle siler gibi yapıp dinlenmeye koyuldu. Bir zamanlar meşguliyetinden başı dönen bu evde artık sükûnetin pençesinde tek başına kalmıştı. Bu eve gelin gelmiş bu evde çocuklarını büyütmüştü. Şu dünya hayatından babasının evinden ve bu evden başka bir yer bilmiyordu. Beş çocuğundan en büyük kızı Havva’yı iki yıl önce henüz on yedi yaşındayken evlendirip bir dağ köyüne gelin etmişti. Kocası mülayim bir adamdı lakin katır kadar inat ve bencil kaynatasının baskısı erkeğini de çaresiz bırakıyordu. Kocası da gönülsüzce de olsa bu dağ köyüne kızını kınalayıp teslim etmek zorunda kalmıştı. Görümcesi erken yaşta üstüne yıkılan bir ağacın altında kalarak rahmetli olduğundan kaynatası kızının yavruları sahipsiz kalmasın diyerek torunuyla evlendirmişti Havva’yı: bir kaynata, çocuk yaşta bir koca, iki kayın. Ara sıra el kadar bebesi sırtına sarılı hiç ummadığı bir vakitte çıkıp gelse de artık eskisi gibi değildi hiç bir şey. Sabah gelse akşam gitmek zorunda hissederdi kendisini, akşam gelse sabah giderdi. Bazı sabahlar öyle erken gitmek zorunda kalırdı ki annesi bile şaşardı bu kadar erken gitmek zorunda kaldığına. Anasıyla vedalaşırken anasının kollarından tutar derin derin iç çekerek anasının gözlerinin taa derinine bakar, hiçbir şey söylemeden anasına sarılır ve “anlıyorsun beni ya” der gibi bir daha bakar, bebesini el dokuması kolanıyla sırtına vurur ve yola revan olurdu. Kızının arkasından bakakalır, “yine gel kızım, güle güle” cümlesi ağzından zar zor dökülürdü. “Yine gelme, hep yanımda kal” demek istiyordu aslında ya. Nefes, kelimelere dönüşemiyordu bir türlü. Nefes, sadece bir iç geçirme olarak çıkabiliyordu ağzından.
İkinci ve üçüncü çocukları, Ahmet ve Musa, -bütün çocuklarının isimlerini pek bir dindar ve sofu olan ve yıllarca aynı evde yaşadığı kaynatası koymuştu- henüz birisi on beş birisi on yedi yaşındayken köyden çıkıp Ankara’ya çalışmaya gitmişlerdi. Yer yer inşaatlarda çalışır, yer yer bir fırının uğuldayan mesaisine katılırlardı. Anaları bir duyar bir kahvehanede çaycı olurlardı bir başka zaman bir lunaparkta bilet satıcısı olurlardı. Olsundu oğulları iş güç sahibiydiler. Burada bu ketum ve üstüne kapanmış, bir o kadar samimiyetsiz köyde kalsalar ne yapacaklardı ki… Ara sıra bir iki kelam mektup yazarlar, analarının halını hatırını sorup uzaktan taa uzaktan o nasırlı, çilekeş ellerinden öperler ve zarfın içine de üç beş para sıkıştırırlardı. Ne hayırlı evlatlardı. Meral ve Ayşe de henüz küçüktü ya biri on beş biri de on üç yaşlarındaydı. Meral, Ahmet’in ikiziydi. Pek dindar ve medrese âlimi kayınbabası Ayşe’nin adını “Hz. Aişe anamızın adıdır” diyerek koymuştu. Meral’e de Amine ismini koyacaktı lakin ilk defa Mukaddes itiraz edip kaynatasına diklenerek kendi anasının ismini koymak istediğini söyledi. Vur aşağı çek yukarı derken Mukaddesin dediği oldu. Kaynatası, eğer yarın bu çocuk isminden dolayı Araf’ta kalırsa sebebinin Mukaddes olduğunu, ağzı köpükler saça saça, dişlerini birbirine kenetleye kenetleye ilam edip durdu. Köyde Mukaddes’in ne kadar asi bir gelin olduğu, dinle diyanetle de artık alakasının kalmadığı, bütün gelinlere kötü örnek olacağı rüzgâr gibi savruldu durdu. Ayşe ve Meral’i de daha küçük yaşta okusunlar diyerek Ankara’daki büyük teyzelerinin yanına göndermişti. Kızları, okuyacak biri muallim biri de doktor olacaktı. Söylemesi bile güzeldi. Düşündü gülümsedi. En azından bu uğursuz köyden kurtuldular diyerek seviniyordu.
İşte bu evde, köyün geri kalan evlerinden hiç farklı olmayan iki katlı, bu ahşap direklerin arasına örülmüş pişmiş harman tuğla evde kaynana, kaynata bir de bekâr görümce ile birlikte on can yaşarlardı. Tarla tapan işi Mukaddes’ten ister, aş ekmek Mukaddes’ten ister, evin hemen yanı başındaki ahırda besledikleri inekler Mukaddes’ten isterdi. Mukaddes de mukadderat deyip sineye çeker sessiz sedasız hepsine yetişmeye çalışırdı. Henüz on beş yaşında gelin gelmişti. Evliliğin bile ne demek olduğunu, evliliğin evcilik gibi bir şey olduğunu düşünürdü. Evden duvakla çıkıp akşam olunca da evine geri geleceğini düşünmüştü. Evden gelin olup da çıkarken annesinin kan çanağına dönen gözlerini görünce şaşırmış ve “nasıl olsa akşam geri döneceğim, neden bu kadar ağladı ki acaba annem?” diye düşünmüştü. Yıllar yıllar sonra bile annesinin birer yakut kadar kırmızı gözleri gözünün önüne gelir ve “anacığım az bile ağlamışsın” diyerek iç geçirir ağlardı. Şimdi kendisi ansının yerinde, kendi yavruları için bilhassa da Havva’sı için ağlar dururdu
Evin sundurmasından kendisini çekip zorla kaldırdı, yere bırakmaktan çok fırlatıp attığı odun parçasını yerden kaldırıp evin çeperine dayadı ve karpuz poşetine elini takıp sallana sallana yampiri yumpiri merdivenlerden yukarı çıkıp gözden kayboldu.
Henüz güneş selamlı dağının tepesinden kendisini yeni kurtarmışken Mukaddes’in öfkeli ve kesik kesik yükselen gürlemesi, tam da ortasından geçen toprak araba yoluyla zaten ikiye bölünmüş olan köyü, kuşluk vakti hepten ikiye böldü.
-Allah bu köyün belasını versin, diye veryansın ederek toprak yoldan aşağı yeldire yeldire yürüyordu. Kafasını bir ufka kaldırıp bakıyor bir tozlu araba yoluna indiriyordu. Sesi duyanlar zaten bu sesin kime ait olduğunu biliyordu da yine de meraklarından ahşap evlerinin eyvanlarına koşup:
-nen var, gene sana kim ne etti, Mukaddes ana? Dedi kimisi, kimisi de
-Mukaddes bacı gel otur bir soluklan hele, kim ne etti sana? Diyerek kapılarının önünde kirden pasaktan kapkara olmuş, yer yer kedi yatmış yer yer köpek yuvarlanmış her tarafı kıl içindeki minderlerini işaret ederek buyur ettiler. Mukaddes, hiç birisine kafasını döndürüp bakma tenezzülünde bulunmadığı gibi
-Allah, hepinizin belasını versin, diyerek soluk soluğa yoluna devam etti.
-Nere gidiyon gene hele deli Mukaddeeeessss? Diye zalimce bağırdı bir kadın. Çığırtkan ve duygusuzdu. Ne nefret ne sevgi hissediliyordu sesinde. Sanki öylesine, zaten öfkeden küplere binmiş bu kadını daha da kurutmak istercesine.
Mukaddes, başını gittiği yönden döndürmeden “hadi ordan!” der gibi sağ elini kaldırıp havada bir döndürdü. Seslenenlere bakmadan “Allah hepinizi kahretsin” diye diye aştı köyün içinden bir çırpıda.
Mukaddes, bu köydeki en sayılan kadındı. Herkes ondan çekinir, dediklerine kimse kalmazdı. Mukaddes, uzun boylu incecik dal gibi bir kadındı. Surat hatları çok keskin ve her zaman ciddiydi. İnce sivri burnu onu daha da çekinilecek birisi kılıyordu. Bu incelik ve zarafete karşılık kalınca karakaşları vardı. Karakaşlarının altında ise öfkelendiğinde uçan bir kartalı gökyüzünden yakalayıp alacakmış gibi bakan siyah gözleri vardı. Kafasına hep oyalı bir yazma bağlar, yazma kafasından düşmesin diye de başka bir yazmayı bağ gibi uzunlamasına büküp alnından başının gerisine doğru halka şeklinde bağlardı. Üstüne yazın uzunca el örmesi bir yelek giyer altında da emprime desenli eteklerinden birisini giyerdi. Ayaklarına da kara kalın lastiklerini ve kendi ördüğü kalın çorapları giyerdi. Uzunca eteği kalın kara lastiklerin üstüne kadar uzanırdı. Bu kadın bu köyde hem zarafet hem de saygının timsali bir kadındı. Civar köylerden bile gelip geçenler mutlaka Mukaddes’in kapısında soluklanır bir yudum suyunu içmeden geçmezlerdi.
Sol elinde baston niyetine kullandığı ama boyu kadar olan ağaç dalını orta yerinden kavramış bir elini ters döndürüp beline dayamış hışımla gidiyordu. Toprak araba yolunun her iki tarafına dizilmiş olan evlerin alt katı toprak ve saman karışımıyla envai çeşit ve ebatta her bir tarladan özenle toplammış kara taşlarla örülmüş, üst katları ise neredeyse ormandan kesildiği gibi duvarlara yerleştirilmiş ağaç gövdeleri ve harman tuğlasından mütevellitti. Her nasılsa bu evlerde normal görünen sadece çatılarına güzelce döşenmiş kırmızı kiremitlerdi. Ağaç gövdesi mi yoksa yontulmuş ağaç gövdesi mi olduğu anlaşılmayan ahşap direklere duvarlara çaprazlama payanda vurulmuş, içleri de kırmızı pişmiş harman tuğlası ile doldurulmuştu. Evlerin dışında ne sıva vardı ne de boya. On beş yirmi tane ev ya var ya yoktu zaten. Yoldan hızla geçen bir araba bu köyün bir başından diğer başına bir dakikadan daha az sürede kavuşabilirdi. Bu kadar kısa süren bir mesafe nedense Mukaddes için bitmez olmuştu. Öfkesinden kudurdu, “Allah belanızı versin sizin köy gibi. Kayalar yuvarlana tepenize. Göçer gidersiniz inşallah dereye tepeye” diye diye yürüdü.
Bir süre sonra epi topu üç dört dönüm olan tarlasına varıverdi. Her gün yaptığı gibi yine tarlasına gelmişti ve akşama kadar burada oyalanacaktı. Neler yoktu ki tarlada. Tarlanın her tarafı yemyeşil kesmişti. Mısırlar boy boy olmuş içine giren bir insanı yutacak kadar büyümüştü. Fasulyeler, adeta boy atan mısırları yere yatırmaya çalışan pehlivanlar gibi dolanmıştı mısırların etrafına. Kabaklar devasa yapraklarıyla yemyeşil yatıyordu tarlanın her bir köşesinde. Henüz hiç kabak olmamıştı ama hepsi çiçeğe durmuştu. Patates boy atmış haki yeşile bürünmüştü. Her bir patates bitkisinin tepesinde duvak gibi duran pembe, beyaz çiçekler her çeşit börtü böceği cezbetmiş, her bir patates öbeğinin üstünde dönen bir halka böcek sinek vardı. Çok az karpuz vardı. Her sene tarlanın yarısını karpuz ekerdi ama bu sene nedense bir türlü karpuz ekmeye eli varmamıştı. Üç beş kök karpuz ya var ya yoktu. Ne de olsa karpuz; mısır, fasulye, patates gibi kışa kalmaz, yazın hemen biter giderdi. Satsa iyi para ederdi ama kim kaldırıp indirecekti ki onları. Hem kimse bu köyde satmak için karpuz ekmezdi. Herkes ancak evin ihtiyacı kadar karpuz eker yazın yer kabuğunu da tarlada bırakır gelirdi. Önce biraz elma ağacının serin gölgesinde oturup bir soluk aldı. Suratına doğru esen serin sabah meltemi alnında damla damla olmuş sıcak ter tanelerini şöyle bir savurdu. Mukaddes sağ eline doğru bluzunun kollunu çekti ve tek hamlede alnındaki teri siliverdi. Başını yukarı kaldırdı. Rahmetli eşinin aşlayıp büyüttüğü bu elma ağacını çok seviyordu. Yine yeşile kesmiş pıtırcık elmalar dalların ucunda meltemle birlikte sallanıyorlardı. Azıcık yere çimenin üstüne doğru uzandı, sağ tarafına dönüp kafasının altına elin koydu. “Allah’ın laneti sizi bulsun. Ben Allah olsam size bir gram içecek su vermem de şu Kiraz ayında nasıl böcek gibi kuruduğunuzu izlerdim” diye kendi kendine söylendi durdu.
Biraz sonra Bismillah diyerek uzandığı yerden doğruldu oturdu. Yukarı derlenen eteğini elinin ucuyla istemsizce aşağı doğru itip fırladı kalktı yerinden. Kapkara lastik ayakkabılarıyla mahsulünün arasından temkinli yürüdü. Tarlada dolaştıkça bir iki yabanıl otu eğilip kavradı kopardı fırlattı attı rastgele. Beli bükülen bir iki mısırı düzeltti, fasulyelerin çiçeklerine gelen arıları süzdü bir müddet. Sonra da hep yanında eteğinin uçkuruna bir çuval ipiyle bağladığı çakısını çıkardı ve rastgele bir karpuzu kesip yardı. Henüz yeteri kadar kırmızılaşmamıştı içi ama lezzeti yerindeydi. Bir dilim, iki dilim derken karpuzun yarısından fazlasını yedi. Geri kalanını da attı yanında getirdiği poşetin dibine attı. “Yerim akşam, hele israf olmasın.” dedi ama gözeleri de etrafı bir kolaçan etti kimse görüyor mu diye. Geri dönerken köyün içinden değil de köyün altından, tarlaların içinden geçip gitmesi gerektiğini düşündü.
Bu sene her bir tarlada o kadar çok kurbağa vardı ki sanki gökten yağmış gibiydiler. Her adım başı neredeyse bir kurbağa basmak üzereyken yalpaladı neredeyse kurbağalara basmamak için düşeyazdı. “Vardır elbet Yaradan’ın bir bildiği” diyerek dolaşmaya devam etti.
Tarlada epey oyalandı. Her bir mısıra selam verdi, her fasulyenin çiçeğini okşadı, sere serpile tarlanın sahibi gibi yerde yayan her bir kabağın ya yönünü değiştirdi ya da kabak dökmüş mü diyerek altını kaldırıp baktı. Ama henüz çiçekten başka bir şey yoktu “Yatın bakalım, uzanmış, Âdem efendi gibi kara topraklarda” diyerek bir hislendi, iç geçirdi, eliyle sanki gözünün önünden bir şey kovar gibi yaptı, nemlenen gözlerini bir hamlede sildi ve tarlasını kolaçan etmeye devam etti.
Gün öğleni geçip de ikindiye varmak üzereyken bir elinde köyün delisi gibi yanından ayırmadığı ham elma dalını aldı, koluna da karpuz poşetini takıp ağır usul evin yolunu tuttu. Tarlaların arasından gizli bir yol gibi kıvrıla kıvrıla uzayıp giden patikayla bir iki dereden geçti. Eve vardığında kan ter içinde kalmıştı. Kiraz ayı için bu sıcak biraz fazla gelmişti Mukaddes’e. Eve vardığında, elindekileri bir kenara fırlatıp kendisini de yere attı. Yere otururken gayrı ihtiyari “huuyyfffff” diye bir soludu. Alnında tomurcuklanan terleri elinin tersiyle siler gibi yapıp dinlenmeye koyuldu. Bir zamanlar meşguliyetinden başı dönen bu evde artık sükûnetin pençesinde tek başına kalmıştı. Bu eve gelin gelmiş bu evde çocuklarını büyütmüştü. Şu dünya hayatından babasının evinden ve bu evden başka bir yer bilmiyordu. Beş çocuğundan en büyük kızı Havva’yı iki yıl önce henüz on yedi yaşındayken evlendirip bir dağ köyüne gelin etmişti. Kocası mülayim bir adamdı lakin katır kadar inat ve bencil kaynatasının baskısı erkeğini de çaresiz bırakıyordu. Kocası da gönülsüzce de olsa bu dağ köyüne kızını kınalayıp teslim etmek zorunda kalmıştı. Görümcesi erken yaşta üstüne yıkılan bir ağacın altında kalarak rahmetli olduğundan kaynatası kızının yavruları sahipsiz kalmasın diyerek torunuyla evlendirmişti Havva’yı: bir kaynata, çocuk yaşta bir koca, iki kayın. Ara sıra el kadar bebesi sırtına sarılı hiç ummadığı bir vakitte çıkıp gelse de artık eskisi gibi değildi hiç bir şey. Sabah gelse akşam gitmek zorunda hissederdi kendisini, akşam gelse sabah giderdi. Bazı sabahlar öyle erken gitmek zorunda kalırdı ki annesi bile şaşardı bu kadar erken gitmek zorunda kaldığına. Anasıyla vedalaşırken anasının kollarından tutar derin derin iç çekerek anasının gözlerinin taa derinine bakar, hiçbir şey söylemeden anasına sarılır ve “anlıyorsun beni ya” der gibi bir daha bakar, bebesini el dokuması kolanıyla sırtına vurur ve yola revan olurdu. Kızının arkasından bakakalır, “yine gel kızım, güle güle” cümlesi ağzından zar zor dökülürdü. “Yine gelme, hep yanımda kal” demek istiyordu aslında ya. Nefes, kelimelere dönüşemiyordu bir türlü. Nefes, sadece bir iç geçirme olarak çıkabiliyordu ağzından.
İkinci ve üçüncü çocukları, Ahmet ve Musa, -bütün çocuklarının isimlerini pek bir dindar ve sofu olan ve yıllarca aynı evde yaşadığı kaynatası koymuştu- henüz birisi on beş birisi on yedi yaşındayken köyden çıkıp Ankara’ya çalışmaya gitmişlerdi. Yer yer inşaatlarda çalışır, yer yer bir fırının uğuldayan mesaisine katılırlardı. Anaları bir duyar bir kahvehanede çaycı olurlardı bir başka zaman bir lunaparkta bilet satıcısı olurlardı. Olsundu oğulları iş güç sahibiydiler. Burada bu ketum ve üstüne kapanmış, bir o kadar samimiyetsiz köyde kalsalar ne yapacaklardı ki… Ara sıra bir iki kelam mektup yazarlar, analarının halını hatırını sorup uzaktan taa uzaktan o nasırlı, çilekeş ellerinden öperler ve zarfın içine de üç beş para sıkıştırırlardı. Ne hayırlı evlatlardı. Meral ve Ayşe de henüz küçüktü ya biri on beş biri de on üç yaşlarındaydı. Meral, Ahmet’in ikiziydi. Pek dindar ve medrese âlimi kayınbabası Ayşe’nin adını “Hz. Aişe anamızın adıdır” diyerek koymuştu. Meral’e de Amine ismini koyacaktı lakin ilk defa Mukaddes itiraz edip kaynatasına diklenerek kendi anasının ismini koymak istediğini söyledi. Vur aşağı çek yukarı derken Mukaddesin dediği oldu. Kaynatası, eğer yarın bu çocuk isminden dolayı Araf’ta kalırsa sebebinin Mukaddes olduğunu, ağzı köpükler saça saça, dişlerini birbirine kenetleye kenetleye ilam edip durdu. Köyde Mukaddes’in ne kadar asi bir gelin olduğu, dinle diyanetle de artık alakasının kalmadığı, bütün gelinlere kötü örnek olacağı rüzgâr gibi savruldu durdu. Ayşe ve Meral’i de daha küçük yaşta okusunlar diyerek Ankara’daki büyük teyzelerinin yanına göndermişti. Kızları, okuyacak biri muallim biri de doktor olacaktı. Söylemesi bile güzeldi. Düşündü gülümsedi. En azından bu uğursuz köyden kurtuldular diyerek seviniyordu.
İşte bu evde, köyün geri kalan evlerinden hiç farklı olmayan iki katlı, bu ahşap direklerin arasına örülmüş pişmiş harman tuğla evde kaynana, kaynata bir de bekâr görümce ile birlikte on can yaşarlardı. Tarla tapan işi Mukaddes’ten ister, aş ekmek Mukaddes’ten ister, evin hemen yanı başındaki ahırda besledikleri inekler Mukaddes’ten isterdi. Mukaddes de mukadderat deyip sineye çeker sessiz sedasız hepsine yetişmeye çalışırdı. Henüz on beş yaşında gelin gelmişti. Evliliğin bile ne demek olduğunu, evliliğin evcilik gibi bir şey olduğunu düşünürdü. Evden duvakla çıkıp akşam olunca da evine geri geleceğini düşünmüştü. Evden gelin olup da çıkarken annesinin kan çanağına dönen gözlerini görünce şaşırmış ve “nasıl olsa akşam geri döneceğim, neden bu kadar ağladı ki acaba annem?” diye düşünmüştü. Yıllar yıllar sonra bile annesinin birer yakut kadar kırmızı gözleri gözünün önüne gelir ve “anacığım az bile ağlamışsın” diyerek iç geçirir ağlardı. Şimdi kendisi ansının yerinde, kendi yavruları için bilhassa da Havva’sı için ağlar dururdu
Evin sundurmasından kendisini çekip zorla kaldırdı, yere bırakmaktan çok fırlatıp attığı odun parçasını yerden kaldırıp evin çeperine dayadı ve karpuz poşetine elini takıp sallana sallana yampiri yumpiri merdivenlerden yukarı çıkıp gözden kayboldu.
Henüz güneş selamlı dağının tepesinden kendisini yeni kurtarmışken Mukaddes’in öfkeli ve kesik kesik yükselen gürlemesi, tam da ortasından geçen toprak araba yoluyla zaten ikiye bölünmüş olan köyü, kuşluk vakti hepten ikiye böldü.
-Allah bu köyün belasını versin, diye veryansın ederek toprak yoldan aşağı yeldire yeldire yürüyordu. Kafasını bir ufka kaldırıp bakıyor bir tozlu araba yoluna indiriyordu. Sesi duyanlar zaten bu sesin kime ait olduğunu biliyordu da yine de meraklarından ahşap evlerinin eyvanlarına koşup:
-nen var, gene sana kim ne etti, Mukaddes ana? Dedi kimisi, kimisi de
-Mukaddes bacı gel otur bir soluklan hele, kim ne etti sana? Diyerek kapılarının önünde kirden pasaktan kapkara olmuş, yer yer kedi yatmış yer yer köpek yuvarlanmış her tarafı kıl içindeki minderlerini işaret ederek buyur ettiler. Mukaddes, hiç birisine kafasını döndürüp bakma tenezzülünde bulunmadığı gibi
-Allah, hepinizin belasını versin, diyerek soluk soluğa yoluna devam etti.
-Nere gidiyon gene hele deli Mukaddeeeessss? Diye zalimce bağırdı bir kadın. Çığırtkan ve duygusuzdu. Ne nefret ne sevgi hissediliyordu sesinde. Sanki öylesine, zaten öfkeden küplere binmiş bu kadını daha da kurutmak istercesine.
Mukaddes, başını gittiği yönden döndürmeden “hadi ordan!” der gibi sağ elini kaldırıp havada bir döndürdü. Seslenenlere bakmadan “Allah hepinizi kahretsin” diye diye aştı köyün içinden bir çırpıda.
Mukaddes, bu köydeki en sayılan kadındı. Herkes ondan çekinir, dediklerine kimse kalmazdı. Mukaddes, uzun boylu incecik dal gibi bir kadındı. Surat hatları çok keskin ve her zaman ciddiydi. İnce sivri burnu onu daha da çekinilecek birisi kılıyordu. Bu incelik ve zarafete karşılık kalınca karakaşları vardı. Karakaşlarının altında ise öfkelendiğinde uçan bir kartalı gökyüzünden yakalayıp alacakmış gibi bakan siyah gözleri vardı. Kafasına hep oyalı bir yazma bağlar, yazma kafasından düşmesin diye de başka bir yazmayı bağ gibi uzunlamasına büküp alnından başının gerisine doğru halka şeklinde bağlardı. Üstüne yazın uzunca el örmesi bir yelek giyer altında da emprime desenli eteklerinden birisini giyerdi. Ayaklarına da kara kalın lastiklerini ve kendi ördüğü kalın çorapları giyerdi. Uzunca eteği kalın kara lastiklerin üstüne kadar uzanırdı. Bu kadın bu köyde hem zarafet hem de saygının timsali bir kadındı. Civar köylerden bile gelip geçenler mutlaka Mukaddes’in kapısında soluklanır bir yudum suyunu içmeden geçmezlerdi.
Sol elinde baston niyetine kullandığı ama boyu kadar olan ağaç dalını orta yerinden kavramış bir elini ters döndürüp beline dayamış hışımla gidiyordu. Toprak araba yolunun her iki tarafına dizilmiş olan evlerin alt katı toprak ve saman karışımıyla envai çeşit ve ebatta her bir tarladan özenle toplammış kara taşlarla örülmüş, üst katları ise neredeyse ormandan kesildiği gibi duvarlara yerleştirilmiş ağaç gövdeleri ve harman tuğlasından mütevellitti. Her nasılsa bu evlerde normal görünen sadece çatılarına güzelce döşenmiş kırmızı kiremitlerdi. Ağaç gövdesi mi yoksa yontulmuş ağaç gövdesi mi olduğu anlaşılmayan ahşap direklere duvarlara çaprazlama payanda vurulmuş, içleri de kırmızı pişmiş harman tuğlası ile doldurulmuştu. Evlerin dışında ne sıva vardı ne de boya. On beş yirmi tane ev ya var ya yoktu zaten. Yoldan hızla geçen bir araba bu köyün bir başından diğer başına bir dakikadan daha az sürede kavuşabilirdi. Bu kadar kısa süren bir mesafe nedense Mukaddes için bitmez olmuştu. Öfkesinden kudurdu, “Allah belanızı versin sizin köy gibi. Kayalar yuvarlana tepenize. Göçer gidersiniz inşallah dereye tepeye” diye diye yürüdü.
Bir süre sonra epi topu üç dört dönüm olan tarlasına varıverdi. Her gün yaptığı gibi yine tarlasına gelmişti ve akşama kadar burada oyalanacaktı. Neler yoktu ki tarlada. Tarlanın her tarafı yemyeşil kesmişti. Mısırlar boy boy olmuş içine giren bir insanı yutacak kadar büyümüştü. Fasulyeler, adeta boy atan mısırları yere yatırmaya çalışan pehlivanlar gibi dolanmıştı mısırların etrafına. Kabaklar devasa yapraklarıyla yemyeşil yatıyordu tarlanın her bir köşesinde. Henüz hiç kabak olmamıştı ama hepsi çiçeğe durmuştu. Patates boy atmış haki yeşile bürünmüştü. Her bir patates bitkisinin tepesinde duvak gibi duran pembe, beyaz çiçekler her çeşit börtü böceği cezbetmiş, her bir patates öbeğinin üstünde dönen bir halka böcek sinek vardı. Çok az karpuz vardı. Her sene tarlanın yarısını karpuz ekerdi ama bu sene nedense bir türlü karpuz ekmeye eli varmamıştı. Üç beş kök karpuz ya var ya yoktu. Ne de olsa karpuz; mısır, fasulye, patates gibi kışa kalmaz, yazın hemen biter giderdi. Satsa iyi para ederdi ama kim kaldırıp indirecekti ki onları. Hem kimse bu köyde satmak için karpuz ekmezdi. Herkes ancak evin ihtiyacı kadar karpuz eker yazın yer kabuğunu da tarlada bırakır gelirdi. Önce biraz elma ağacının serin gölgesinde oturup bir soluk aldı. Suratına doğru esen serin sabah meltemi alnında damla damla olmuş sıcak ter tanelerini şöyle bir savurdu. Mukaddes sağ eline doğru bluzunun kollunu çekti ve tek hamlede alnındaki teri siliverdi. Başını yukarı kaldırdı. Rahmetli eşinin aşlayıp büyüttüğü bu elma ağacını çok seviyordu. Yine yeşile kesmiş pıtırcık elmalar dalların ucunda meltemle birlikte sallanıyorlardı. Azıcık yere çimenin üstüne doğru uzandı, sağ tarafına dönüp kafasının altına elin koydu. “Allah’ın laneti sizi bulsun. Ben Allah olsam size bir gram içecek su vermem de şu Kiraz ayında nasıl böcek gibi kuruduğunuzu izlerdim” diye kendi kendine söylendi durdu.
Biraz sonra Bismillah diyerek uzandığı yerden doğruldu oturdu. Yukarı derlenen eteğini elinin ucuyla istemsizce aşağı doğru itip fırladı kalktı yerinden. Kapkara lastik ayakkabılarıyla mahsulünün arasından temkinli yürüdü. Tarlada dolaştıkça bir iki yabanıl otu eğilip kavradı kopardı fırlattı attı rastgele. Beli bükülen bir iki mısırı düzeltti, fasulyelerin çiçeklerine gelen arıları süzdü bir müddet. Sonra da hep yanında eteğinin uçkuruna bir çuval ipiyle bağladığı çakısını çıkardı ve rastgele bir karpuzu kesip yardı. Henüz yeteri kadar kırmızılaşmamıştı içi ama lezzeti yerindeydi. Bir dilim, iki dilim derken karpuzun yarısından fazlasını yedi. Geri kalanını da attı yanında getirdiği poşetin dibine attı. “Yerim akşam, hele israf olmasın.” dedi ama gözeleri de etrafı bir kolaçan etti kimse görüyor mu diye. Geri dönerken köyün içinden değil de köyün altından, tarlaların içinden geçip gitmesi gerektiğini düşündü.
Bu sene her bir tarlada o kadar çok kurbağa vardı ki sanki gökten yağmış gibiydiler. Her adım başı neredeyse bir kurbağa basmak üzereyken yalpaladı neredeyse kurbağalara basmamak için düşeyazdı. “Vardır elbet Yaradan’ın bir bildiği” diyerek dolaşmaya devam etti.
Tarlada epey oyalandı. Her bir mısıra selam verdi, her fasulyenin çiçeğini okşadı, sere serpile tarlanın sahibi gibi yerde yayan her bir kabağın ya yönünü değiştirdi ya da kabak dökmüş mü diyerek altını kaldırıp baktı. Ama henüz çiçekten başka bir şey yoktu “Yatın bakalım, uzanmış, Âdem efendi gibi kara topraklarda” diyerek bir hislendi, iç geçirdi, eliyle sanki gözünün önünden bir şey kovar gibi yaptı, nemlenen gözlerini bir hamlede sildi ve tarlasını kolaçan etmeye devam etti.
Gün öğleni geçip de ikindiye varmak üzereyken bir elinde köyün delisi gibi yanından ayırmadığı ham elma dalını aldı, koluna da karpuz poşetini takıp ağır usul evin yolunu tuttu. Tarlaların arasından gizli bir yol gibi kıvrıla kıvrıla uzayıp giden patikayla bir iki dereden geçti. Eve vardığında kan ter içinde kalmıştı. Kiraz ayı için bu sıcak biraz fazla gelmişti Mukaddes’e. Eve vardığında, elindekileri bir kenara fırlatıp kendisini de yere attı. Yere otururken gayrı ihtiyari “huuyyfffff” diye bir soludu. Alnında tomurcuklanan terleri elinin tersiyle siler gibi yapıp dinlenmeye koyuldu. Bir zamanlar meşguliyetinden başı dönen bu evde artık sükûnetin pençesinde tek başına kalmıştı. Bu eve gelin gelmiş bu evde çocuklarını büyütmüştü. Şu dünya hayatından babasının evinden ve bu evden başka bir yer bilmiyordu. Beş çocuğundan en büyük kızı Havva’yı iki yıl önce henüz on yedi yaşındayken evlendirip bir dağ köyüne gelin etmişti. Kocası mülayim bir adamdı lakin katır kadar inat ve bencil kaynatasının baskısı erkeğini de çaresiz bırakıyordu. Kocası da gönülsüzce de olsa bu dağ köyüne kızını kınalayıp teslim etmek zorunda kalmıştı. Görümcesi erken yaşta üstüne yıkılan bir ağacın altında kalarak rahmetli olduğundan kaynatası kızının yavruları sahipsiz kalmasın diyerek torunuyla evlendirmişti Havva’yı: bir kaynata, çocuk yaşta bir koca, iki kayın. Ara sıra el kadar bebesi sırtına sarılı hiç ummadığı bir vakitte çıkıp gelse de artık eskisi gibi değildi hiç bir şey. Sabah gelse akşam gitmek zorunda hissederdi kendisini, akşam gelse sabah giderdi. Bazı sabahlar öyle erken gitmek zorunda kalırdı ki annesi bile şaşardı bu kadar erken gitmek zorunda kaldığına. Anasıyla vedalaşırken anasının kollarından tutar derin derin iç çekerek anasının gözlerinin taa derinine bakar, hiçbir şey söylemeden anasına sarılır ve “anlıyorsun beni ya” der gibi bir daha bakar, bebesini el dokuması kolanıyla sırtına vurur ve yola revan olurdu. Kızının arkasından bakakalır, “yine gel kızım, güle güle” cümlesi ağzından zar zor dökülürdü. “Yine gelme, hep yanımda kal” demek istiyordu aslında ya. Nefes, kelimelere dönüşemiyordu bir türlü. Nefes, sadece bir iç geçirme olarak çıkabiliyordu ağzından.
İkinci ve üçüncü çocukları, Ahmet ve Musa, -bütün çocuklarının isimlerini pek bir dindar ve sofu olan ve yıllarca aynı evde yaşadığı kaynatası koymuştu- henüz birisi on beş birisi on yedi yaşındayken köyden çıkıp Ankara’ya çalışmaya gitmişlerdi. Yer yer inşaatlarda çalışır, yer yer bir fırının uğuldayan mesaisine katılırlardı. Anaları bir duyar bir kahvehanede çaycı olurlardı bir başka zaman bir lunaparkta bilet satıcısı olurlardı. Olsundu oğulları iş güç sahibiydiler. Burada bu ketum ve üstüne kapanmış, bir o kadar samimiyetsiz köyde kalsalar ne yapacaklardı ki… Ara sıra bir iki kelam mektup yazarlar, analarının halını hatırını sorup uzaktan taa uzaktan o nasırlı, çilekeş ellerinden öperler ve zarfın içine de üç beş para sıkıştırırlardı. Ne hayırlı evlatlardı. Meral ve Ayşe de henüz küçüktü ya biri on beş biri de on üç yaşlarındaydı. Meral, Ahmet’in ikiziydi. Pek dindar ve medrese âlimi kayınbabası Ayşe’nin adını “Hz. Aişe anamızın adıdır” diyerek koymuştu. Meral’e de Amine ismini koyacaktı lakin ilk defa Mukaddes itiraz edip kaynatasına diklenerek kendi anasının ismini koymak istediğini söyledi. Vur aşağı çek yukarı derken Mukaddesin dediği oldu. Kaynatası, eğer yarın bu çocuk isminden dolayı Araf’ta kalırsa sebebinin Mukaddes olduğunu, ağzı köpükler saça saça, dişlerini birbirine kenetleye kenetleye ilam edip durdu. Köyde Mukaddes’in ne kadar asi bir gelin olduğu, dinle diyanetle de artık alakasının kalmadığı, bütün gelinlere kötü örnek olacağı rüzgâr gibi savruldu durdu. Ayşe ve Meral’i de daha küçük yaşta okusunlar diyerek Ankara’daki büyük teyzelerinin yanına göndermişti. Kızları, okuyacak biri muallim biri de doktor olacaktı. Söylemesi bile güzeldi. Düşündü gülümsedi. En azından bu uğursuz köyden kurtuldular diyerek seviniyordu.
İşte bu evde, köyün geri kalan evlerinden hiç farklı olmayan iki katlı, bu ahşap direklerin arasına örülmüş pişmiş harman tuğla evde kaynana, kaynata bir de bekâr görümce ile birlikte on can yaşarlardı. Tarla tapan işi Mukaddes’ten ister, aş ekmek Mukaddes’ten ister, evin hemen yanı başındaki ahırda besledikleri inekler Mukaddes’ten isterdi. Mukaddes de mukadderat deyip sineye çeker sessiz sedasız hepsine yetişmeye çalışırdı. Henüz on beş yaşında gelin gelmişti. Evliliğin bile ne demek olduğunu, evliliğin evcilik gibi bir şey olduğunu düşünürdü. Evden duvakla çıkıp akşam olunca da evine geri geleceğini düşünmüştü. Evden gelin olup da çıkarken annesinin kan çanağına dönen gözlerini görünce şaşırmış ve “nasıl olsa akşam geri döneceğim, neden bu kadar ağladı ki acaba annem?” diye düşünmüştü. Yıllar yıllar sonra bile annesinin birer yakut kadar kırmızı gözleri gözünün önüne gelir ve “anacığım az bile ağlamışsın” diyerek iç geçirir ağlardı. Şimdi kendisi ansının yerinde, kendi yavruları için bilhassa da Havva’sı için ağlar dururdu
Evin sundurmasından kendisini çekip zorla kaldırdı, yere bırakmaktan çok fırlatıp attığı odun parçasını yerden kaldırıp evin çeperine dayadı ve karpuz poşetine elini takıp sallana sallana yampiri yumpiri merdivenlerden yukarı çıkıp gözden kayboldu.
Henüz güneş selamlı dağının tepesinden kendisini yeni kurtarmışken Mukaddes’in öfkeli ve kesik kesik yükselen gürlemesi, tam da ortasından geçen toprak araba yoluyla zaten ikiye bölünmüş olan köyü, kuşluk vakti hepten ikiye böldü.
-Allah bu köyün belasını versin, diye veryansın ederek toprak yoldan aşağı yeldire yeldire yürüyordu. Kafasını bir ufka kaldırıp bakıyor bir tozlu araba yoluna indiriyordu. Sesi duyanlar zaten bu sesin kime ait olduğunu biliyordu da yine de meraklarından ahşap evlerinin eyvanlarına koşup:
-nen var, gene sana kim ne etti, Mukaddes ana? Dedi kimisi, kimisi de
-Mukaddes bacı gel otur bir soluklan hele, kim ne etti sana? Diyerek kapılarının önünde kirden pasaktan kapkara olmuş, yer yer kedi yatmış yer yer köpek yuvarlanmış her tarafı kıl içindeki minderlerini işaret ederek buyur ettiler. Mukaddes, hiç birisine kafasını döndürüp bakma tenezzülünde bulunmadığı gibi
-Allah, hepinizin belasını versin, diyerek soluk soluğa yoluna devam etti.
-Nere gidiyon gene hele deli Mukaddeeeessss? Diye zalimce bağırdı bir kadın. Çığırtkan ve duygusuzdu. Ne nefret ne sevgi hissediliyordu sesinde. Sanki öylesine, zaten öfkeden küplere binmiş bu kadını daha da kurutmak istercesine.
Mukaddes, başını gittiği yönden döndürmeden “hadi ordan!” der gibi sağ elini kaldırıp havada bir döndürdü. Seslenenlere bakmadan “Allah hepinizi kahretsin” diye diye aştı köyün içinden bir çırpıda.
Mukaddes, bu köydeki en sayılan kadındı. Herkes ondan çekinir, dediklerine kimse kalmazdı. Mukaddes, uzun boylu incecik dal gibi bir kadındı. Surat hatları çok keskin ve her zaman ciddiydi. İnce sivri burnu onu daha da çekinilecek birisi kılıyordu. Bu incelik ve zarafete karşılık kalınca karakaşları vardı. Karakaşlarının altında ise öfkelendiğinde uçan bir kartalı gökyüzünden yakalayıp alacakmış gibi bakan siyah gözleri vardı. Kafasına hep oyalı bir yazma bağlar, yazma kafasından düşmesin diye de başka bir yazmayı bağ gibi uzunlamasına büküp alnından başının gerisine doğru halka şeklinde bağlardı. Üstüne yazın uzunca el örmesi bir yelek giyer altında da emprime desenli eteklerinden birisini giyerdi. Ayaklarına da kara kalın lastiklerini ve kendi ördüğü kalın çorapları giyerdi. Uzunca eteği kalın kara lastiklerin üstüne kadar uzanırdı. Bu kadın bu köyde hem zarafet hem de saygının timsali bir kadındı. Civar köylerden bile gelip geçenler mutlaka Mukaddes’in kapısında soluklanır bir yudum suyunu içmeden geçmezlerdi.
Sol elinde baston niyetine kullandığı ama boyu kadar olan ağaç dalını orta yerinden kavramış bir elini ters döndürüp beline dayamış hışımla gidiyordu. Toprak araba yolunun her iki tarafına dizilmiş olan evlerin alt katı toprak ve saman karışımıyla envai çeşit ve ebatta her bir tarladan özenle toplammış kara taşlarla örülmüş, üst katları ise neredeyse ormandan kesildiği gibi duvarlara yerleştirilmiş ağaç gövdeleri ve harman tuğlasından mütevellitti. Her nasılsa bu evlerde normal görünen sadece çatılarına güzelce döşenmiş kırmızı kiremitlerdi. Ağaç gövdesi mi yoksa yontulmuş ağaç gövdesi mi olduğu anlaşılmayan ahşap direklere duvarlara çaprazlama payanda vurulmuş, içleri de kırmızı pişmiş harman tuğlası ile doldurulmuştu. Evlerin dışında ne sıva vardı ne de boya. On beş yirmi tane ev ya var ya yoktu zaten. Yoldan hızla geçen bir araba bu köyün bir başından diğer başına bir dakikadan daha az sürede kavuşabilirdi. Bu kadar kısa süren bir mesafe nedense Mukaddes için bitmez olmuştu. Öfkesinden kudurdu, “Allah belanızı versin sizin köy gibi. Kayalar yuvarlana tepenize. Göçer gidersiniz inşallah dereye tepeye” diye diye yürüdü.
Bir süre sonra epi topu üç dört dönüm olan tarlasına varıverdi. Her gün yaptığı gibi yine tarlasına gelmişti ve akşama kadar burada oyalanacaktı. Neler yoktu ki tarlada. Tarlanın her tarafı yemyeşil kesmişti. Mısırlar boy boy olmuş içine giren bir insanı yutacak kadar büyümüştü. Fasulyeler, adeta boy atan mısırları yere yatırmaya çalışan pehlivanlar gibi dolanmıştı mısırların etrafına. Kabaklar devasa yapraklarıyla yemyeşil yatıyordu tarlanın her bir köşesinde. Henüz hiç kabak olmamıştı ama hepsi çiçeğe durmuştu. Patates boy atmış haki yeşile bürünmüştü. Her bir patates bitkisinin tepesinde duvak gibi duran pembe, beyaz çiçekler her çeşit börtü böceği cezbetmiş, her bir patates öbeğinin üstünde dönen bir halka böcek sinek vardı. Çok az karpuz vardı. Her sene tarlanın yarısını karpuz ekerdi ama bu sene nedense bir türlü karpuz ekmeye eli varmamıştı. Üç beş kök karpuz ya var ya yoktu. Ne de olsa karpuz; mısır, fasulye, patates gibi kışa kalmaz, yazın hemen biter giderdi. Satsa iyi para ederdi ama kim kaldırıp indirecekti ki onları. Hem kimse bu köyde satmak için karpuz ekmezdi. Herkes ancak evin ihtiyacı kadar karpuz eker yazın yer kabuğunu da tarlada bırakır gelirdi. Önce biraz elma ağacının serin gölgesinde oturup bir soluk aldı. Suratına doğru esen serin sabah meltemi alnında damla damla olmuş sıcak ter tanelerini şöyle bir savurdu. Mukaddes sağ eline doğru bluzunun kollunu çekti ve tek hamlede alnındaki teri siliverdi. Başını yukarı kaldırdı. Rahmetli eşinin aşlayıp büyüttüğü bu elma ağacını çok seviyordu. Yine yeşile kesmiş pıtırcık elmalar dalların ucunda meltemle birlikte sallanıyorlardı. Azıcık yere çimenin üstüne doğru uzandı, sağ tarafına dönüp kafasının altına elin koydu. “Allah’ın laneti sizi bulsun. Ben Allah olsam size bir gram içecek su vermem de şu Kiraz ayında nasıl böcek gibi kuruduğunuzu izlerdim” diye kendi kendine söylendi durdu.
Biraz sonra Bismillah diyerek uzandığı yerden doğruldu oturdu. Yukarı derlenen eteğini elinin ucuyla istemsizce aşağı doğru itip fırladı kalktı yerinden. Kapkara lastik ayakkabılarıyla mahsulünün arasından temkinli yürüdü. Tarlada dolaştıkça bir iki yabanıl otu eğilip kavradı kopardı fırlattı attı rastgele. Beli bükülen bir iki mısırı düzeltti, fasulyelerin çiçeklerine gelen arıları süzdü bir müddet. Sonra da hep yanında eteğinin uçkuruna bir çuval ipiyle bağladığı çakısını çıkardı ve rastgele bir karpuzu kesip yardı. Henüz yeteri kadar kırmızılaşmamıştı içi ama lezzeti yerindeydi. Bir dilim, iki dilim derken karpuzun yarısından fazlasını yedi. Geri kalanını da attı yanında getirdiği poşetin dibine attı. “Yerim akşam, hele israf olmasın.” dedi ama gözeleri de etrafı bir kolaçan etti kimse görüyor mu diye. Geri dönerken köyün içinden değil de köyün altından, tarlaların içinden geçip gitmesi gerektiğini düşündü.
Bu sene her bir tarlada o kadar çok kurbağa vardı ki sanki gökten yağmış gibiydiler. Her adım başı neredeyse bir kurbağa basmak üzereyken yalpaladı neredeyse kurbağalara basmamak için düşeyazdı. “Vardır elbet Yaradan’ın bir bildiği” diyerek dolaşmaya devam etti.
Tarlada epey oyalandı. Her bir mısıra selam verdi, her fasulyenin çiçeğini okşadı, sere serpile tarlanın sahibi gibi yerde yayan her bir kabağın ya yönünü değiştirdi ya da kabak dökmüş mü diyerek altını kaldırıp baktı. Ama henüz çiçekten başka bir şey yoktu “Yatın bakalım, uzanmış, Âdem efendi gibi kara topraklarda” diyerek bir hislendi, iç geçirdi, eliyle sanki gözünün önünden bir şey kovar gibi yaptı, nemlenen gözlerini bir hamlede sildi ve tarlasını kolaçan etmeye devam etti.
Gün öğleni geçip de ikindiye varmak üzereyken bir elinde köyün delisi gibi yanından ayırmadığı ham elma dalını aldı, koluna da karpuz poşetini takıp ağır usul evin yolunu tuttu. Tarlaların arasından gizli bir yol gibi kıvrıla kıvrıla uzayıp giden patikayla bir iki dereden geçti. Eve vardığında kan ter içinde kalmıştı. Kiraz ayı için bu sıcak biraz fazla gelmişti Mukaddes’e. Eve vardığında, elindekileri bir kenara fırlatıp kendisini de yere attı. Yere otururken gayrı ihtiyari “huuyyfffff” diye bir soludu. Alnında tomurcuklanan terleri elinin tersiyle siler gibi yapıp dinlenmeye koyuldu. Bir zamanlar meşguliyetinden başı dönen bu evde artık sükûnetin pençesinde tek başına kalmıştı. Bu eve gelin gelmiş bu evde çocuklarını büyütmüştü. Şu dünya hayatından babasının evinden ve bu evden başka bir yer bilmiyordu. Beş çocuğundan en büyük kızı Havva’yı iki yıl önce henüz on yedi yaşındayken evlendirip bir dağ köyüne gelin etmişti. Kocası mülayim bir adamdı lakin katır kadar inat ve bencil kaynatasının baskısı erkeğini de çaresiz bırakıyordu. Kocası da gönülsüzce de olsa bu dağ köyüne kızını kınalayıp teslim etmek zorunda kalmıştı. Görümcesi erken yaşta üstüne yıkılan bir ağacın altında kalarak rahmetli olduğundan kaynatası kızının yavruları sahipsiz kalmasın diyerek torunuyla evlendirmişti Havva’yı: bir kaynata, çocuk yaşta bir koca, iki kayın. Ara sıra el kadar bebesi sırtına sarılı hiç ummadığı bir vakitte çıkıp gelse de artık eskisi gibi değildi hiç bir şey. Sabah gelse akşam gitmek zorunda hissederdi kendisini, akşam gelse sabah giderdi. Bazı sabahlar öyle erken gitmek zorunda kalırdı ki annesi bile şaşardı bu kadar erken gitmek zorunda kaldığına. Anasıyla vedalaşırken anasının kollarından tutar derin derin iç çekerek anasının gözlerinin taa derinine bakar, hiçbir şey söylemeden anasına sarılır ve “anlıyorsun beni ya” der gibi bir daha bakar, bebesini el dokuması kolanıyla sırtına vurur ve yola revan olurdu. Kızının arkasından bakakalır, “yine gel kızım, güle güle” cümlesi ağzından zar zor dökülürdü. “Yine gelme, hep yanımda kal” demek istiyordu aslında ya. Nefes, kelimelere dönüşemiyordu bir türlü. Nefes, sadece bir iç geçirme olarak çıkabiliyordu ağzından.
İkinci ve üçüncü çocukları, Ahmet ve Musa, -bütün çocuklarının isimlerini pek bir dindar ve sofu olan ve yıllarca aynı evde yaşadığı kaynatası koymuştu- henüz birisi on beş birisi on yedi yaşındayken köyden çıkıp Ankara’ya çalışmaya gitmişlerdi. Yer yer inşaatlarda çalışır, yer yer bir fırının uğuldayan mesaisine katılırlardı. Anaları bir duyar bir kahvehanede çaycı olurlardı bir başka zaman bir lunaparkta bilet satıcısı olurlardı. Olsundu oğulları iş güç sahibiydiler. Burada bu ketum ve üstüne kapanmış, bir o kadar samimiyetsiz köyde kalsalar ne yapacaklardı ki… Ara sıra bir iki kelam mektup yazarlar, analarının halını hatırını sorup uzaktan taa uzaktan o nasırlı, çilekeş ellerinden öperler ve zarfın içine de üç beş para sıkıştırırlardı. Ne hayırlı evlatlardı. Meral ve Ayşe de henüz küçüktü ya biri on beş biri de on üç yaşlarındaydı. Meral, Ahmet’in ikiziydi. Pek dindar ve medrese âlimi kayınbabası Ayşe’nin adını “Hz. Aişe anamızın adıdır” diyerek koymuştu. Meral’e de Amine ismini koyacaktı lakin ilk defa Mukaddes itiraz edip kaynatasına diklenerek kendi anasının ismini koymak istediğini söyledi. Vur aşağı çek yukarı derken Mukaddesin dediği oldu. Kaynatası, eğer yarın bu çocuk isminden dolayı Araf’ta kalırsa sebebinin Mukaddes olduğunu, ağzı köpükler saça saça, dişlerini birbirine kenetleye kenetleye ilam edip durdu. Köyde Mukaddes’in ne kadar asi bir gelin olduğu, dinle diyanetle de artık alakasının kalmadığı, bütün gelinlere kötü örnek olacağı rüzgâr gibi savruldu durdu. Ayşe ve Meral’i de daha küçük yaşta okusunlar diyerek Ankara’daki büyük teyzelerinin yanına göndermişti. Kızları, okuyacak biri muallim biri de doktor olacaktı. Söylemesi bile güzeldi. Düşündü gülümsedi. En azından bu uğursuz köyden kurtuldular diyerek seviniyordu.
İşte bu evde, köyün geri kalan evlerinden hiç farklı olmayan iki katlı, bu ahşap direklerin arasına örülmüş pişmiş harman tuğla evde kaynana, kaynata bir de bekâr görümce ile birlikte on can yaşarlardı. Tarla tapan işi Mukaddes’ten ister, aş ekmek Mukaddes’ten ister, evin hemen yanı başındaki ahırda besledikleri inekler Mukaddes’ten isterdi. Mukaddes de mukadderat deyip sineye çeker sessiz sedasız hepsine yetişmeye çalışırdı. Henüz on beş yaşında gelin gelmişti. Evliliğin bile ne demek olduğunu, evliliğin evcilik gibi bir şey olduğunu düşünürdü. Evden duvakla çıkıp akşam olunca da evine geri geleceğini düşünmüştü. Evden gelin olup da çıkarken annesinin kan çanağına dönen gözlerini görünce şaşırmış ve “nasıl olsa akşam geri döneceğim, neden bu kadar ağladı ki acaba annem?” diye düşünmüştü. Yıllar yıllar sonra bile annesinin birer yakut kadar kırmızı gözleri gözünün önüne gelir ve “anacığım az bile ağlamışsın” diyerek iç geçirir ağlardı. Şimdi kendisi ansının yerinde, kendi yavruları için bilhassa da Havva’sı için ağlar dururdu
Evin sundurmasından kendisini çekip zorla kaldırdı, yere bırakmaktan çok fırlatıp attığı odun parçasını yerden kaldırıp evin çeperine dayadı ve karpuz poşetine elini takıp sallana sallana yampiri yumpiri merdivenlerden yukarı çıkıp gözden kayboldu.
Henüz güneş selamlı dağının tepesinden kendisini yeni kurtarmışken Mukaddes’in öfkeli ve kesik kesik yükselen gürlemesi, tam da ortasından geçen toprak araba yoluyla zaten ikiye bölünmüş olan köyü, kuşluk vakti hepten ikiye böldü.
-Allah bu köyün belasını versin, diye veryansın ederek toprak yoldan aşağı yeldire yeldire yürüyordu. Kafasını bir ufka kaldırıp bakıyor bir tozlu araba yoluna indiriyordu. Sesi duyanlar zaten bu sesin kime ait olduğunu biliyordu da yine de meraklarından ahşap evlerinin eyvanlarına koşup:
-nen var, gene sana kim ne etti, Mukaddes ana? Dedi kimisi, kimisi de
-Mukaddes bacı gel otur bir soluklan hele, kim ne etti sana? Diyerek kapılarının önünde kirden pasaktan kapkara olmuş, yer yer kedi yatmış yer yer köpek yuvarlanmış her tarafı kıl içindeki minderlerini işaret ederek buyur ettiler. Mukaddes, hiç birisine kafasını döndürüp bakma tenezzülünde bulunmadığı gibi
-Allah, hepinizin belasını versin, diyerek soluk soluğa yoluna devam etti.
-Nere gidiyon gene hele deli Mukaddeeeessss? Diye zalimce bağırdı bir kadın. Çığırtkan ve duygusuzdu. Ne nefret ne sevgi hissediliyordu sesinde. Sanki öylesine, zaten öfkeden küplere binmiş bu kadını daha da kurutmak istercesine.
Mukaddes, başını gittiği yönden döndürmeden “hadi ordan!” der gibi sağ elini kaldırıp havada bir döndürdü. Seslenenlere bakmadan “Allah hepinizi kahretsin” diye diye aştı köyün içinden bir çırpıda.
Mukaddes, bu köydeki en sayılan kadındı. Herkes ondan çekinir, dediklerine kimse kalmazdı. Mukaddes, uzun boylu incecik dal gibi bir kadındı. Surat hatları çok keskin ve her zaman ciddiydi. İnce sivri burnu onu daha da çekinilecek birisi kılıyordu. Bu incelik ve zarafete karşılık kalınca karakaşları vardı. Karakaşlarının altında ise öfkelendiğinde uçan bir kartalı gökyüzünden yakalayıp alacakmış gibi bakan siyah gözleri vardı. Kafasına hep oyalı bir yazma bağlar, yazma kafasından düşmesin diye de başka bir yazmayı bağ gibi uzunlamasına büküp alnından başının gerisine doğru halka şeklinde bağlardı. Üstüne yazın uzunca el örmesi bir yelek giyer altında da emprime desenli eteklerinden birisini giyerdi. Ayaklarına da kara kalın lastiklerini ve kendi ördüğü kalın çorapları giyerdi. Uzunca eteği kalın kara lastiklerin üstüne kadar uzanırdı. Bu kadın bu köyde hem zarafet hem de saygının timsali bir kadındı. Civar köylerden bile gelip geçenler mutlaka Mukaddes’in kapısında soluklanır bir yudum suyunu içmeden geçmezlerdi.
Sol elinde baston niyetine kullandığı ama boyu kadar olan ağaç dalını orta yerinden kavramış bir elini ters döndürüp beline dayamış hışımla gidiyordu. Toprak araba yolunun her iki tarafına dizilmiş olan evlerin alt katı toprak ve saman karışımıyla envai çeşit ve ebatta her bir tarladan özenle toplammış kara taşlarla örülmüş, üst katları ise neredeyse ormandan kesildiği gibi duvarlara yerleştirilmiş ağaç gövdeleri ve harman tuğlasından mütevellitti. Her nasılsa bu evlerde normal görünen sadece çatılarına güzelce döşenmiş kırmızı kiremitlerdi. Ağaç gövdesi mi yoksa yontulmuş ağaç gövdesi mi olduğu anlaşılmayan ahşap direklere duvarlara çaprazlama payanda vurulmuş, içleri de kırmızı pişmiş harman tuğlası ile doldurulmuştu. Evlerin dışında ne sıva vardı ne de boya. On beş yirmi tane ev ya var ya yoktu zaten. Yoldan hızla geçen bir araba bu köyün bir başından diğer başına bir dakikadan daha az sürede kavuşabilirdi. Bu kadar kısa süren bir mesafe nedense Mukaddes için bitmez olmuştu. Öfkesinden kudurdu, “Allah belanızı versin sizin köy gibi. Kayalar yuvarlana tepenize. Göçer gidersiniz inşallah dereye tepeye” diye diye yürüdü.
Bir süre sonra epi topu üç dört dönüm olan tarlasına varıverdi. Her gün yaptığı gibi yine tarlasına gelmişti ve akşama kadar burada oyalanacaktı. Neler yoktu ki tarlada. Tarlanın her tarafı yemyeşil kesmişti. Mısırlar boy boy olmuş içine giren bir insanı yutacak kadar büyümüştü. Fasulyeler, adeta boy atan mısırları yere yatırmaya çalışan pehlivanlar gibi dolanmıştı mısırların etrafına. Kabaklar devasa yapraklarıyla yemyeşil yatıyordu tarlanın her bir köşesinde. Henüz hiç kabak olmamıştı ama hepsi çiçeğe durmuştu. Patates boy atmış haki yeşile bürünmüştü. Her bir patates bitkisinin tepesinde duvak gibi duran pembe, beyaz çiçekler her çeşit börtü böceği cezbetmiş, her bir patates öbeğinin üstünde dönen bir halka böcek sinek vardı. Çok az karpuz vardı. Her sene tarlanın yarısını karpuz ekerdi ama bu sene nedense bir türlü karpuz ekmeye eli varmamıştı. Üç beş kök karpuz ya var ya yoktu. Ne de olsa karpuz; mısır, fasulye, patates gibi kışa kalmaz, yazın hemen biter giderdi. Satsa iyi para ederdi ama kim kaldırıp indirecekti ki onları. Hem kimse bu köyde satmak için karpuz ekmezdi. Herkes ancak evin ihtiyacı kadar karpuz eker yazın yer kabuğunu da tarlada bırakır gelirdi. Önce biraz elma ağacının serin gölgesinde oturup bir soluk aldı. Suratına doğru esen serin sabah meltemi alnında damla damla olmuş sıcak ter tanelerini şöyle bir savurdu. Mukaddes sağ eline doğru bluzunun kollunu çekti ve tek hamlede alnındaki teri siliverdi. Başını yukarı kaldırdı. Rahmetli eşinin aşlayıp büyüttüğü bu elma ağacını çok seviyordu. Yine yeşile kesmiş pıtırcık elmalar dalların ucunda meltemle birlikte sallanıyorlardı. Azıcık yere çimenin üstüne doğru uzandı, sağ tarafına dönüp kafasının altına elin koydu. “Allah’ın laneti sizi bulsun. Ben Allah olsam size bir gram içecek su vermem de şu Kiraz ayında nasıl böcek gibi kuruduğunuzu izlerdim” diye kendi kendine söylendi durdu.
Biraz sonra Bismillah diyerek uzandığı yerden doğruldu oturdu. Yukarı derlenen eteğini elinin ucuyla istemsizce aşağı doğru itip fırladı kalktı yerinden. Kapkara lastik ayakkabılarıyla mahsulünün arasından temkinli yürüdü. Tarlada dolaştıkça bir iki yabanıl otu eğilip kavradı kopardı fırlattı attı rastgele. Beli bükülen bir iki mısırı düzeltti, fasulyelerin çiçeklerine gelen arıları süzdü bir müddet. Sonra da hep yanında eteğinin uçkuruna bir çuval ipiyle bağladığı çakısını çıkardı ve rastgele bir karpuzu kesip yardı. Henüz yeteri kadar kırmızılaşmamıştı içi ama lezzeti yerindeydi. Bir dilim, iki dilim derken karpuzun yarısından fazlasını yedi. Geri kalanını da attı yanında getirdiği poşetin dibine attı. “Yerim akşam, hele israf olmasın.” dedi ama gözeleri de etrafı bir kolaçan etti kimse görüyor mu diye. Geri dönerken köyün içinden değil de köyün altından, tarlaların içinden geçip gitmesi gerektiğini düşündü.
Bu sene her bir tarlada o kadar çok kurbağa vardı ki sanki gökten yağmış gibiydiler. Her adım başı neredeyse bir kurbağa basmak üzereyken yalpaladı neredeyse kurbağalara basmamak için düşeyazdı. “Vardır elbet Yaradan’ın bir bildiği” diyerek dolaşmaya devam etti.
Tarlada epey oyalandı. Her bir mısıra selam verdi, her fasulyenin çiçeğini okşadı, sere serpile tarlanın sahibi gibi yerde yayan her bir kabağın ya yönünü değiştirdi ya da kabak dökmüş mü diyerek altını kaldırıp baktı. Ama henüz çiçekten başka bir şey yoktu “Yatın bakalım, uzanmış, Âdem efendi gibi kara topraklarda” diyerek bir hislendi, iç geçirdi, eliyle sanki gözünün önünden bir şey kovar gibi yaptı, nemlenen gözlerini bir hamlede sildi ve tarlasını kolaçan etmeye devam etti.
Gün öğleni geçip de ikindiye varmak üzereyken bir elinde köyün delisi gibi yanından ayırmadığı ham elma dalını aldı, koluna da karpuz poşetini takıp ağır usul evin yolunu tuttu. Tarlaların arasından gizli bir yol gibi kıvrıla kıvrıla uzayıp giden patikayla bir iki dereden geçti. Eve vardığında kan ter içinde kalmıştı. Kiraz ayı için bu sıcak biraz fazla gelmişti Mukaddes’e. Eve vardığında, elindekileri bir kenara fırlatıp kendisini de yere attı. Yere otururken gayrı ihtiyari “huuyyfffff” diye bir soludu. Alnında tomurcuklanan terleri elinin tersiyle siler gibi yapıp dinlenmeye koyuldu. Bir zamanlar meşguliyetinden başı dönen bu evde artık sükûnetin pençesinde tek başına kalmıştı. Bu eve gelin gelmiş bu evde çocuklarını büyütmüştü. Şu dünya hayatından babasının evinden ve bu evden başka bir yer bilmiyordu. Beş çocuğundan en büyük kızı Havva’yı iki yıl önce henüz on yedi yaşındayken evlendirip bir dağ köyüne gelin etmişti. Kocası mülayim bir adamdı lakin katır kadar inat ve bencil kaynatasının baskısı erkeğini de çaresiz bırakıyordu. Kocası da gönülsüzce de olsa bu dağ köyüne kızını kınalayıp teslim etmek zorunda kalmıştı. Görümcesi erken yaşta üstüne yıkılan bir ağacın altında kalarak rahmetli olduğundan kaynatası kızının yavruları sahipsiz kalmasın diyerek torunuyla evlendirmişti Havva’yı: bir kaynata, çocuk yaşta bir koca, iki kayın. Ara sıra el kadar bebesi sırtına sarılı hiç ummadığı bir vakitte çıkıp gelse de artık eskisi gibi değildi hiç bir şey. Sabah gelse akşam gitmek zorunda hissederdi kendisini, akşam gelse sabah giderdi. Bazı sabahlar öyle erken gitmek zorunda kalırdı ki annesi bile şaşardı bu kadar erken gitmek zorunda kaldığına. Anasıyla vedalaşırken anasının kollarından tutar derin derin iç çekerek anasının gözlerinin taa derinine bakar, hiçbir şey söylemeden anasına sarılır ve “anlıyorsun beni ya” der gibi bir daha bakar, bebesini el dokuması kolanıyla sırtına vurur ve yola revan olurdu. Kızının arkasından bakakalır, “yine gel kızım, güle güle” cümlesi ağzından zar zor dökülürdü. “Yine gelme, hep yanımda kal” demek istiyordu aslında ya. Nefes, kelimelere dönüşemiyordu bir türlü. Nefes, sadece bir iç geçirme olarak çıkabiliyordu ağzından.
İkinci ve üçüncü çocukları, Ahmet ve Musa, -bütün çocuklarının isimlerini pek bir dindar ve sofu olan ve yıllarca aynı evde yaşadığı kaynatası koymuştu- henüz birisi on beş birisi on yedi yaşındayken köyden çıkıp Ankara’ya çalışmaya gitmişlerdi. Yer yer inşaatlarda çalışır, yer yer bir fırının uğuldayan mesaisine katılırlardı. Anaları bir duyar bir kahvehanede çaycı olurlardı bir başka zaman bir lunaparkta bilet satıcısı olurlardı. Olsundu oğulları iş güç sahibiydiler. Burada bu ketum ve üstüne kapanmış, bir o kadar samimiyetsiz köyde kalsalar ne yapacaklardı ki… Ara sıra bir iki kelam mektup yazarlar, analarının halını hatırını sorup uzaktan taa uzaktan o nasırlı, çilekeş ellerinden öperler ve zarfın içine de üç beş para sıkıştırırlardı. Ne hayırlı evlatlardı. Meral ve Ayşe de henüz küçüktü ya biri on beş biri de on üç yaşlarındaydı. Meral, Ahmet’in ikiziydi. Pek dindar ve medrese âlimi kayınbabası Ayşe’nin adını “Hz. Aişe anamızın adıdır” diyerek koymuştu. Meral’e de Amine ismini koyacaktı lakin ilk defa Mukaddes itiraz edip kaynatasına diklenerek kendi anasının ismini koymak istediğini söyledi. Vur aşağı çek yukarı derken Mukaddesin dediği oldu. Kaynatası, eğer yarın bu çocuk isminden dolayı Araf’ta kalırsa sebebinin Mukaddes olduğunu, ağzı köpükler saça saça, dişlerini birbirine kenetleye kenetleye ilam edip durdu. Köyde Mukaddes’in ne kadar asi bir gelin olduğu, dinle diyanetle de artık alakasının kalmadığı, bütün gelinlere kötü örnek olacağı rüzgâr gibi savruldu durdu. Ayşe ve Meral’i de daha küçük yaşta okusunlar diyerek Ankara’daki büyük teyzelerinin yanına göndermişti. Kızları, okuyacak biri muallim biri de doktor olacaktı. Söylemesi bile güzeldi. Düşündü gülümsedi. En azından bu uğursuz köyden kurtuldular diyerek seviniyordu.
İşte bu evde, köyün geri kalan evlerinden hiç farklı olmayan iki katlı, bu ahşap direklerin arasına örülmüş pişmiş harman tuğla evde kaynana, kaynata bir de bekâr görümce ile birlikte on can yaşarlardı. Tarla tapan işi Mukaddes’ten ister, aş ekmek Mukaddes’ten ister, evin hemen yanı başındaki ahırda besledikleri inekler Mukaddes’ten isterdi. Mukaddes de mukadderat deyip sineye çeker sessiz sedasız hepsine yetişmeye çalışırdı. Henüz on beş yaşında gelin gelmişti. Evliliğin bile ne demek olduğunu, evliliğin evcilik gibi bir şey olduğunu düşünürdü. Evden duvakla çıkıp akşam olunca da evine geri geleceğini düşünmüştü. Evden gelin olup da çıkarken annesinin kan çanağına dönen gözlerini görünce şaşırmış ve “nasıl olsa akşam geri döneceğim, neden bu kadar ağladı ki acaba annem?” diye düşünmüştü. Yıllar yıllar sonra bile annesinin birer yakut kadar kırmızı gözleri gözünün önüne gelir ve “anacığım az bile ağlamışsın” diyerek iç geçirir ağlardı. Şimdi kendisi ansının yerinde, kendi yavruları için bilhassa da Havva’sı için ağlar dururdu
Evin sundurmasından kendisini çekip zorla kaldırdı, yere bırakmaktan çok fırlatıp attığı odun parçasını yerden kaldırıp evin çeperine dayadı ve karpuz poşetine elini takıp sallana sallana yampiri yumpiri merdivenlerden yukarı çıkıp gözden kayboldu.
Henüz güneş selamlı dağının tepesinden kendisini yeni kurtarmışken Mukaddes’in öfkeli ve kesik kesik yükselen gürlemesi, tam da ortasından geçen toprak araba yoluyla zaten ikiye bölünmüş olan köyü, kuşluk vakti hepten ikiye böldü.
-Allah bu köyün belasını versin, diye veryansın ederek toprak yoldan aşağı yeldire yeldire yürüyordu. Kafasını bir ufka kaldırıp bakıyor bir tozlu araba yoluna indiriyordu. Sesi duyanlar zaten bu sesin kime ait olduğunu biliyordu da yine de meraklarından ahşap evlerinin eyvanlarına koşup:
-nen var, gene sana kim ne etti, Mukaddes ana? Dedi kimisi, kimisi de
-Mukaddes bacı gel otur bir soluklan hele, kim ne etti sana? Diyerek kapılarının önünde kirden pasaktan kapkara olmuş, yer yer kedi yatmış yer yer köpek yuvarlanmış her tarafı kıl içindeki minderlerini işaret ederek buyur ettiler. Mukaddes, hiç birisine kafasını döndürüp bakma tenezzülünde bulunmadığı gibi
-Allah, hepinizin belasını versin, diyerek soluk soluğa yoluna devam etti.
-Nere gidiyon gene hele deli Mukaddeeeessss? Diye zalimce bağırdı bir kadın. Çığırtkan ve duygusuzdu. Ne nefret ne sevgi hissediliyordu sesinde. Sanki öylesine, zaten öfkeden küplere binmiş bu kadını daha da kurutmak istercesine.
Mukaddes, başını gittiği yönden döndürmeden “hadi ordan!” der gibi sağ elini kaldırıp havada bir döndürdü. Seslenenlere bakmadan “Allah hepinizi kahretsin” diye diye aştı köyün içinden bir çırpıda.
Mukaddes, bu köydeki en sayılan kadındı. Herkes ondan çekinir, dediklerine kimse kalmazdı. Mukaddes, uzun boylu incecik dal gibi bir kadındı. Surat hatları çok keskin ve her zaman ciddiydi. İnce sivri burnu onu daha da çekinilecek birisi kılıyordu. Bu incelik ve zarafete karşılık kalınca karakaşları vardı. Karakaşlarının altında ise öfkelendiğinde uçan bir kartalı gökyüzünden yakalayıp alacakmış gibi bakan siyah gözleri vardı. Kafasına hep oyalı bir yazma bağlar, yazma kafasından düşmesin diye de başka bir yazmayı bağ gibi uzunlamasına büküp alnından başının gerisine doğru halka şeklinde bağlardı. Üstüne yazın uzunca el örmesi bir yelek giyer altında da emprime desenli eteklerinden birisini giyerdi. Ayaklarına da kara kalın lastiklerini ve kendi ördüğü kalın çorapları giyerdi. Uzunca eteği kalın kara lastiklerin üstüne kadar uzanırdı. Bu kadın bu köyde hem zarafet hem de saygının timsali bir kadındı. Civar köylerden bile gelip geçenler mutlaka Mukaddes’in kapısında soluklanır bir yudum suyunu içmeden geçmezlerdi.
Sol elinde baston niyetine kullandığı ama boyu kadar olan ağaç dalını orta yerinden kavramış bir elini ters döndürüp beline dayamış hışımla gidiyordu. Toprak araba yolunun her iki tarafına dizilmiş olan evlerin alt katı toprak ve saman karışımıyla envai çeşit ve ebatta her bir tarladan özenle toplammış kara taşlarla örülmüş, üst katları ise neredeyse ormandan kesildiği gibi duvarlara yerleştirilmiş ağaç gövdeleri ve harman tuğlasından mütevellitti. Her nasılsa bu evlerde normal görünen sadece çatılarına güzelce döşenmiş kırmızı kiremitlerdi. Ağaç gövdesi mi yoksa yontulmuş ağaç gövdesi mi olduğu anlaşılmayan ahşap direklere duvarlara çaprazlama payanda vurulmuş, içleri de kırmızı pişmiş harman tuğlası ile doldurulmuştu. Evlerin dışında ne sıva vardı ne de boya. On beş yirmi tane ev ya var ya yoktu zaten. Yoldan hızla geçen bir araba bu köyün bir başından diğer başına bir dakikadan daha az sürede kavuşabilirdi. Bu kadar kısa süren bir mesafe nedense Mukaddes için bitmez olmuştu. Öfkesinden kudurdu, “Allah belanızı versin sizin köy gibi. Kayalar yuvarlana tepenize. Göçer gidersiniz inşallah dereye tepeye” diye diye yürüdü.
Bir süre sonra epi topu üç dört dönüm olan tarlasına varıverdi. Her gün yaptığı gibi yine tarlasına gelmişti ve akşama kadar burada oyalanacaktı. Neler yoktu ki tarlada. Tarlanın her tarafı yemyeşil kesmişti. Mısırlar boy boy olmuş içine giren bir insanı yutacak kadar büyümüştü. Fasulyeler, adeta boy atan mısırları yere yatırmaya çalışan pehlivanlar gibi dolanmıştı mısırların etrafına. Kabaklar devasa yapraklarıyla yemyeşil yatıyordu tarlanın her bir köşesinde. Henüz hiç kabak olmamıştı ama hepsi çiçeğe durmuştu. Patates boy atmış haki yeşile bürünmüştü. Her bir patates bitkisinin tepesinde duvak gibi duran pembe, beyaz çiçekler her çeşit börtü böceği cezbetmiş, her bir patates öbeğinin üstünde dönen bir halka böcek sinek vardı. Çok az karpuz vardı. Her sene tarlanın yarısını karpuz ekerdi ama bu sene nedense bir türlü karpuz ekmeye eli varmamıştı. Üç beş kök karpuz ya var ya yoktu. Ne de olsa karpuz; mısır, fasulye, patates gibi kışa kalmaz, yazın hemen biter giderdi. Satsa iyi para ederdi ama kim kaldırıp indirecekti ki onları. Hem kimse bu köyde satmak için karpuz ekmezdi. Herkes ancak evin ihtiyacı kadar karpuz eker yazın yer kabuğunu da tarlada bırakır gelirdi. Önce biraz elma ağacının serin gölgesinde oturup bir soluk aldı. Suratına doğru esen serin sabah meltemi alnında damla damla olmuş sıcak ter tanelerini şöyle bir savurdu. Mukaddes sağ eline doğru bluzunun kollunu çekti ve tek hamlede alnındaki teri siliverdi. Başını yukarı kaldırdı. Rahmetli eşinin aşlayıp büyüttüğü bu elma ağacını çok seviyordu. Yine yeşile kesmiş pıtırcık elmalar dalların ucunda meltemle birlikte sallanıyorlardı. Azıcık yere çimenin üstüne doğru uzandı, sağ tarafına dönüp kafasının altına elin koydu. “Allah’ın laneti sizi bulsun. Ben Allah olsam size bir gram içecek su vermem de şu Kiraz ayında nasıl böcek gibi kuruduğunuzu izlerdim” diye kendi kendine söylendi durdu.
Biraz sonra Bismillah diyerek uzandığı yerden doğruldu oturdu. Yukarı derlenen eteğini elinin ucuyla istemsizce aşağı doğru itip fırladı kalktı yerinden. Kapkara lastik ayakkabılarıyla mahsulünün arasından temkinli yürüdü. Tarlada dolaştıkça bir iki yabanıl otu eğilip kavradı kopardı fırlattı attı rastgele. Beli bükülen bir iki mısırı düzeltti, fasulyelerin çiçeklerine gelen arıları süzdü bir müddet. Sonra da hep yanında eteğinin uçkuruna bir çuval ipiyle bağladığı çakısını çıkardı ve rastgele bir karpuzu kesip yardı. Henüz yeteri kadar kırmızılaşmamıştı içi ama lezzeti yerindeydi. Bir dilim, iki dilim derken karpuzun yarısından fazlasını yedi. Geri kalanını da attı yanında getirdiği poşetin dibine attı. “Yerim akşam, hele israf olmasın.” dedi ama gözeleri de etrafı bir kolaçan etti kimse görüyor mu diye. Geri dönerken köyün içinden değil de köyün altından, tarlaların içinden geçip gitmesi gerektiğini düşündü.
Bu sene her bir tarlada o kadar çok kurbağa vardı ki sanki gökten yağmış gibiydiler. Her adım başı neredeyse bir kurbağa basmak üzereyken yalpaladı neredeyse kurbağalara basmamak için düşeyazdı. “Vardır elbet Yaradan’ın bir bildiği” diyerek dolaşmaya devam etti.
Tarlada epey oyalandı. Her bir mısıra selam verdi, her fasulyenin çiçeğini okşadı, sere serpile tarlanın sahibi gibi yerde yayan her bir kabağın ya yönünü değiştirdi ya da kabak dökmüş mü diyerek altını kaldırıp baktı. Ama henüz çiçekten başka bir şey yoktu “Yatın bakalım, uzanmış, Âdem efendi gibi kara topraklarda” diyerek bir hislendi, iç geçirdi, eliyle sanki gözünün önünden bir şey kovar gibi yaptı, nemlenen gözlerini bir hamlede sildi ve tarlasını kolaçan etmeye devam etti.
Gün öğleni geçip de ikindiye varmak üzereyken bir elinde köyün delisi gibi yanından ayırmadığı ham elma dalını aldı, koluna da karpuz poşetini takıp ağır usul evin yolunu tuttu. Tarlaların arasından gizli bir yol gibi kıvrıla kıvrıla uzayıp giden patikayla bir iki dereden geçti. Eve vardığında kan ter içinde kalmıştı. Kiraz ayı için bu sıcak biraz fazla gelmişti Mukaddes’e. Eve vardığında, elindekileri bir kenara fırlatıp kendisini de yere attı. Yere otururken gayrı ihtiyari “huuyyfffff” diye bir soludu. Alnında tomurcuklanan terleri elinin tersiyle siler gibi yapıp dinlenmeye koyuldu. Bir zamanlar meşguliyetinden başı dönen bu evde artık sükûnetin pençesinde tek başına kalmıştı. Bu eve gelin gelmiş bu evde çocuklarını büyütmüştü. Şu dünya hayatından babasının evinden ve bu evden başka bir yer bilmiyordu. Beş çocuğundan en büyük kızı Havva’yı iki yıl önce henüz on yedi yaşındayken evlendirip bir dağ köyüne gelin etmişti. Kocası mülayim bir adamdı lakin katır kadar inat ve bencil kaynatasının baskısı erkeğini de çaresiz bırakıyordu. Kocası da gönülsüzce de olsa bu dağ köyüne kızını kınalayıp teslim etmek zorunda kalmıştı. Görümcesi erken yaşta üstüne yıkılan bir ağacın altında kalarak rahmetli olduğundan kaynatası kızının yavruları sahipsiz kalmasın diyerek torunuyla evlendirmişti Havva’yı: bir kaynata, çocuk yaşta bir koca, iki kayın. Ara sıra el kadar bebesi sırtına sarılı hiç ummadığı bir vakitte çıkıp gelse de artık eskisi gibi değildi hiç bir şey. Sabah gelse akşam gitmek zorunda hissederdi kendisini, akşam gelse sabah giderdi. Bazı sabahlar öyle erken gitmek zorunda kalırdı ki annesi bile şaşardı bu kadar erken gitmek zorunda kaldığına. Anasıyla vedalaşırken anasının kollarından tutar derin derin iç çekerek anasının gözlerinin taa derinine bakar, hiçbir şey söylemeden anasına sarılır ve “anlıyorsun beni ya” der gibi bir daha bakar, bebesini el dokuması kolanıyla sırtına vurur ve yola revan olurdu. Kızının arkasından bakakalır, “yine gel kızım, güle güle” cümlesi ağzından zar zor dökülürdü. “Yine gelme, hep yanımda kal” demek istiyordu aslında ya. Nefes, kelimelere dönüşemiyordu bir türlü. Nefes, sadece bir iç geçirme olarak çıkabiliyordu ağzından.
İkinci ve üçüncü çocukları, Ahmet ve Musa, -bütün çocuklarının isimlerini pek bir dindar ve sofu olan ve yıllarca aynı evde yaşadığı kaynatası koymuştu- henüz birisi on beş birisi on yedi yaşındayken köyden çıkıp Ankara’ya çalışmaya gitmişlerdi. Yer yer inşaatlarda çalışır, yer yer bir fırının uğuldayan mesaisine katılırlardı. Anaları bir duyar bir kahvehanede çaycı olurlardı bir başka zaman bir lunaparkta bilet satıcısı olurlardı. Olsundu oğulları iş güç sahibiydiler. Burada bu ketum ve üstüne kapanmış, bir o kadar samimiyetsiz köyde kalsalar ne yapacaklardı ki… Ara sıra bir iki kelam mektup yazarlar, analarının halını hatırını sorup uzaktan taa uzaktan o nasırlı, çilekeş ellerinden öperler ve zarfın içine de üç beş para sıkıştırırlardı. Ne hayırlı evlatlardı. Meral ve Ayşe de henüz küçüktü ya biri on beş biri de on üç yaşlarındaydı. Meral, Ahmet’in ikiziydi. Pek dindar ve medrese âlimi kayınbabası Ayşe’nin adını “Hz. Aişe anamızın adıdır” diyerek koymuştu. Meral’e de Amine ismini koyacaktı lakin ilk defa Mukaddes itiraz edip kaynatasına diklenerek kendi anasının ismini koymak istediğini söyledi. Vur aşağı çek yukarı derken Mukaddesin dediği oldu. Kaynatası, eğer yarın bu çocuk isminden dolayı Araf’ta kalırsa sebebinin Mukaddes olduğunu, ağzı köpükler saça saça, dişlerini birbirine kenetleye kenetleye ilam edip durdu. Köyde Mukaddes’in ne kadar asi bir gelin olduğu, dinle diyanetle de artık alakasının kalmadığı, bütün gelinlere kötü örnek olacağı rüzgâr gibi savruldu durdu. Ayşe ve Meral’i de daha küçük yaşta okusunlar diyerek Ankara’daki büyük teyzelerinin yanına göndermişti. Kızları, okuyacak biri muallim biri de doktor olacaktı. Söylemesi bile güzeldi. Düşündü gülümsedi. En azından bu uğursuz köyden kurtuldular diyerek seviniyordu.
İşte bu evde, köyün geri kalan evlerinden hiç farklı olmayan iki katlı, bu ahşap direklerin arasına örülmüş pişmiş harman tuğla evde kaynana, kaynata bir de bekâr görümce ile birlikte on can yaşarlardı. Tarla tapan işi Mukaddes’ten ister, aş ekmek Mukaddes’ten ister, evin hemen yanı başındaki ahırda besledikleri inekler Mukaddes’ten isterdi. Mukaddes de mukadderat deyip sineye çeker sessiz sedasız hepsine yetişmeye çalışırdı. Henüz on beş yaşında gelin gelmişti. Evliliğin bile ne demek olduğunu, evliliğin evcilik gibi bir şey olduğunu düşünürdü. Evden duvakla çıkıp akşam olunca da evine geri geleceğini düşünmüştü. Evden gelin olup da çıkarken annesinin kan çanağına dönen gözlerini görünce şaşırmış ve “nasıl olsa akşam geri döneceğim, neden bu kadar ağladı ki acaba annem?” diye düşünmüştü. Yıllar yıllar sonra bile annesinin birer yakut kadar kırmızı gözleri gözünün önüne gelir ve “anacığım az bile ağlamışsın” diyerek iç geçirir ağlardı. Şimdi kendisi ansının yerinde, kendi yavruları için bilhassa da Havva’sı için ağlar dururdu
Evin sundurmasından kendisini çekip zorla kaldırdı, yere bırakmaktan çok fırlatıp attığı odun parçasını yerden kaldırıp evin çeperine dayadı ve karpuz poşetine elini takıp sallana sallana yampiri yumpiri merdivenlerden yukarı çıkıp gözden kayboldu.
Henüz güneş selamlı dağının tepesinden kendisini yeni kurtarmışken Mukaddes’in öfkeli ve kesik kesik yükselen gürlemesi, tam da ortasından geçen toprak araba yoluyla zaten ikiye bölünmüş olan köyü, kuşluk vakti hepten ikiye böldü.
-Allah bu köyün belasını versin, diye veryansın ederek toprak yoldan aşağı yeldire yeldire yürüyordu. Kafasını bir ufka kaldırıp bakıyor bir tozlu araba yoluna indiriyordu. Sesi duyanlar zaten bu sesin kime ait olduğunu biliyordu da yine de meraklarından ahşap evlerinin eyvanlarına koşup:
-nen var, gene sana kim ne etti, Mukaddes ana? Dedi kimisi, kimisi de
-Mukaddes bacı gel otur bir soluklan hele, kim ne etti sana? Diyerek kapılarının önünde kirden pasaktan kapkara olmuş, yer yer kedi yatmış yer yer köpek yuvarlanmış her tarafı kıl içindeki minderlerini işaret ederek buyur ettiler. Mukaddes, hiç birisine kafasını döndürüp bakma tenezzülünde bulunmadığı gibi
-Allah, hepinizin belasını versin, diyerek soluk soluğa yoluna devam etti.
-Nere gidiyon gene hele deli Mukaddeeeessss? Diye zalimce bağırdı bir kadın. Çığırtkan ve duygusuzdu. Ne nefret ne sevgi hissediliyordu sesinde. Sanki öylesine, zaten öfkeden küplere binmiş bu kadını daha da kurutmak istercesine.
Mukaddes, başını gittiği yönden döndürmeden “hadi ordan!” der gibi sağ elini kaldırıp havada bir döndürdü. Seslenenlere bakmadan “Allah hepinizi kahretsin” diye diye aştı köyün içinden bir çırpıda.
Mukaddes, bu köydeki en sayılan kadındı. Herkes ondan çekinir, dediklerine kimse kalmazdı. Mukaddes, uzun boylu incecik dal gibi bir kadındı. Surat hatları çok keskin ve her zaman ciddiydi. İnce sivri burnu onu daha da çekinilecek birisi kılıyordu. Bu incelik ve zarafete karşılık kalınca karakaşları vardı. Karakaşlarının altında ise öfkelendiğinde uçan bir kartalı gökyüzünden yakalayıp alacakmış gibi bakan siyah gözleri vardı. Kafasına hep oyalı bir yazma bağlar, yazma kafasından düşmesin diye de başka bir yazmayı bağ gibi uzunlamasına büküp alnından başının gerisine doğru halka şeklinde bağlardı. Üstüne yazın uzunca el örmesi bir yelek giyer altında da emprime desenli eteklerinden birisini giyerdi. Ayaklarına da kara kalın lastiklerini ve kendi ördüğü kalın çorapları giyerdi. Uzunca eteği kalın kara lastiklerin üstüne kadar uzanırdı. Bu kadın bu köyde hem zarafet hem de saygının timsali bir kadındı. Civar köylerden bile gelip geçenler mutlaka Mukaddes’in kapısında soluklanır bir yudum suyunu içmeden geçmezlerdi.
Sol elinde baston niyetine kullandığı ama boyu kadar olan ağaç dalını orta yerinden kavramış bir elini ters döndürüp beline dayamış hışımla gidiyordu. Toprak araba yolunun her iki tarafına dizilmiş olan evlerin alt katı toprak ve saman karışımıyla envai çeşit ve ebatta her bir tarladan özenle toplammış kara taşlarla örülmüş, üst katları ise neredeyse ormandan kesildiği gibi duvarlara yerleştirilmiş ağaç gövdeleri ve harman tuğlasından mütevellitti. Her nasılsa bu evlerde normal görünen sadece çatılarına güzelce döşenmiş kırmızı kiremitlerdi. Ağaç gövdesi mi yoksa yontulmuş ağaç gövdesi mi olduğu anlaşılmayan ahşap direklere duvarlara çaprazlama payanda vurulmuş, içleri de kırmızı pişmiş harman tuğlası ile doldurulmuştu. Evlerin dışında ne sıva vardı ne de boya. On beş yirmi tane ev ya var ya yoktu zaten. Yoldan hızla geçen bir araba bu köyün bir başından diğer başına bir dakikadan daha az sürede kavuşabilirdi. Bu kadar kısa süren bir mesafe nedense Mukaddes için bitmez olmuştu. Öfkesinden kudurdu, “Allah belanızı versin sizin köy gibi. Kayalar yuvarlana tepenize. Göçer gidersiniz inşallah dereye tepeye” diye diye yürüdü.
Bir süre sonra epi topu üç dört dönüm olan tarlasına varıverdi. Her gün yaptığı gibi yine tarlasına gelmişti ve akşama kadar burada oyalanacaktı. Neler yoktu ki tarlada. Tarlanın her tarafı yemyeşil kesmişti. Mısırlar boy boy olmuş içine giren bir insanı yutacak kadar büyümüştü. Fasulyeler, adeta boy atan mısırları yere yatırmaya çalışan pehlivanlar gibi dolanmıştı mısırların etrafına. Kabaklar devasa yapraklarıyla yemyeşil yatıyordu tarlanın her bir köşesinde. Henüz hiç kabak olmamıştı ama hepsi çiçeğe durmuştu. Patates boy atmış haki yeşile bürünmüştü. Her bir patates bitkisinin tepesinde duvak gibi duran pembe, beyaz çiçekler her çeşit börtü böceği cezbetmiş, her bir patates öbeğinin üstünde dönen bir halka böcek sinek vardı. Çok az karpuz vardı. Her sene tarlanın yarısını karpuz ekerdi ama bu sene nedense bir türlü karpuz ekmeye eli varmamıştı. Üç beş kök karpuz ya var ya yoktu. Ne de olsa karpuz; mısır, fasulye, patates gibi kışa kalmaz, yazın hemen biter giderdi. Satsa iyi para ederdi ama kim kaldırıp indirecekti ki onları. Hem kimse bu köyde satmak için karpuz ekmezdi. Herkes ancak evin ihtiyacı kadar karpuz eker yazın yer kabuğunu da tarlada bırakır gelirdi. Önce biraz elma ağacının serin gölgesinde oturup bir soluk aldı. Suratına doğru esen serin sabah meltemi alnında damla damla olmuş sıcak ter tanelerini şöyle bir savurdu. Mukaddes sağ eline doğru bluzunun kollunu çekti ve tek hamlede alnındaki teri siliverdi. Başını yukarı kaldırdı. Rahmetli eşinin aşlayıp büyüttüğü bu elma ağacını çok seviyordu. Yine yeşile kesmiş pıtırcık elmalar dalların ucunda meltemle birlikte sallanıyorlardı. Azıcık yere çimenin üstüne doğru uzandı, sağ tarafına dönüp kafasının altına elin koydu. “Allah’ın laneti sizi bulsun. Ben Allah olsam size bir gram içecek su vermem de şu Kiraz ayında nasıl böcek gibi kuruduğunuzu izlerdim” diye kendi kendine söylendi durdu.
Biraz sonra Bismillah diyerek uzandığı yerden doğruldu oturdu. Yukarı derlenen eteğini elinin ucuyla istemsizce aşağı doğru itip fırladı kalktı yerinden. Kapkara lastik ayakkabılarıyla mahsulünün arasından temkinli yürüdü. Tarlada dolaştıkça bir iki yabanıl otu eğilip kavradı kopardı fırlattı attı rastgele. Beli bükülen bir iki mısırı düzeltti, fasulyelerin çiçeklerine gelen arıları süzdü bir müddet. Sonra da hep yanında eteğinin uçkuruna bir çuval ipiyle bağladığı çakısını çıkardı ve rastgele bir karpuzu kesip yardı. Henüz yeteri kadar kırmızılaşmamıştı içi ama lezzeti yerindeydi. Bir dilim, iki dilim derken karpuzun yarısından fazlasını yedi. Geri kalanını da attı yanında getirdiği poşetin dibine attı. “Yerim akşam, hele israf olmasın.” dedi ama gözeleri de etrafı bir kolaçan etti kimse görüyor mu diye. Geri dönerken köyün içinden değil de köyün altından, tarlaların içinden geçip gitmesi gerektiğini düşündü.
Bu sene her bir tarlada o kadar çok kurbağa vardı ki sanki gökten yağmış gibiydiler. Her adım başı neredeyse bir kurbağa basmak üzereyken yalpaladı neredeyse kurbağalara basmamak için düşeyazdı. “Vardır elbet Yaradan’ın bir bildiği” diyerek dolaşmaya devam etti.
Tarlada epey oyalandı. Her bir mısıra selam verdi, her fasulyenin çiçeğini okşadı, sere serpile tarlanın sahibi gibi yerde yayan her bir kabağın ya yönünü değiştirdi ya da kabak dökmüş mü diyerek altını kaldırıp baktı. Ama henüz çiçekten başka bir şey yoktu “Yatın bakalım, uzanmış, Âdem efendi gibi kara topraklarda” diyerek bir hislendi, iç geçirdi, eliyle sanki gözünün önünden bir şey kovar gibi yaptı, nemlenen gözlerini bir hamlede sildi ve tarlasını kolaçan etmeye devam etti.
Gün öğleni geçip de ikindiye varmak üzereyken bir elinde köyün delisi gibi yanından ayırmadığı ham elma dalını aldı, koluna da karpuz poşetini takıp ağır usul evin yolunu tuttu. Tarlaların arasından gizli bir yol gibi kıvrıla kıvrıla uzayıp giden patikayla bir iki dereden geçti. Eve vardığında kan ter içinde kalmıştı. Kiraz ayı için bu sıcak biraz fazla gelmişti Mukaddes’e. Eve vardığında, elindekileri bir kenara fırlatıp kendisini de yere attı. Yere otururken gayrı ihtiyari “huuyyfffff” diye bir soludu. Alnında tomurcuklanan terleri elinin tersiyle siler gibi yapıp dinlenmeye koyuldu. Bir zamanlar meşguliyetinden başı dönen bu evde artık sükûnetin pençesinde tek başına kalmıştı. Bu eve gelin gelmiş bu evde çocuklarını büyütmüştü. Şu dünya hayatından babasının evinden ve bu evden başka bir yer bilmiyordu. Beş çocuğundan en büyük kızı Havva’yı iki yıl önce henüz on yedi yaşındayken evlendirip bir dağ köyüne gelin etmişti. Kocası mülayim bir adamdı lakin katır kadar inat ve bencil kaynatasının baskısı erkeğini de çaresiz bırakıyordu. Kocası da gönülsüzce de olsa bu dağ köyüne kızını kınalayıp teslim etmek zorunda kalmıştı. Görümcesi erken yaşta üstüne yıkılan bir ağacın altında kalarak rahmetli olduğundan kaynatası kızının yavruları sahipsiz kalmasın diyerek torunuyla evlendirmişti Havva’yı: bir kaynata, çocuk yaşta bir koca, iki kayın. Ara sıra el kadar bebesi sırtına sarılı hiç ummadığı bir vakitte çıkıp gelse de artık eskisi gibi değildi hiç bir şey. Sabah gelse akşam gitmek zorunda hissederdi kendisini, akşam gelse sabah giderdi. Bazı sabahlar öyle erken gitmek zorunda kalırdı ki annesi bile şaşardı bu kadar erken gitmek zorunda kaldığına. Anasıyla vedalaşırken anasının kollarından tutar derin derin iç çekerek anasının gözlerinin taa derinine bakar, hiçbir şey söylemeden anasına sarılır ve “anlıyorsun beni ya” der gibi bir daha bakar, bebesini el dokuması kolanıyla sırtına vurur ve yola revan olurdu. Kızının arkasından bakakalır, “yine gel kızım, güle güle” cümlesi ağzından zar zor dökülürdü. “Yine gelme, hep yanımda kal” demek istiyordu aslında ya. Nefes, kelimelere dönüşemiyordu bir türlü. Nefes, sadece bir iç geçirme olarak çıkabiliyordu ağzından.
İkinci ve üçüncü çocukları, Ahmet ve Musa, -bütün çocuklarının isimlerini pek bir dindar ve sofu olan ve yıllarca aynı evde yaşadığı kaynatası koymuştu- henüz birisi on beş birisi on yedi yaşındayken köyden çıkıp Ankara’ya çalışmaya gitmişlerdi. Yer yer inşaatlarda çalışır, yer yer bir fırının uğuldayan mesaisine katılırlardı. Anaları bir duyar bir kahvehanede çaycı olurlardı bir başka zaman bir lunaparkta bilet satıcısı olurlardı. Olsundu oğulları iş güç sahibiydiler. Burada bu ketum ve üstüne kapanmış, bir o kadar samimiyetsiz köyde kalsalar ne yapacaklardı ki… Ara sıra bir iki kelam mektup yazarlar, analarının halını hatırını sorup uzaktan taa uzaktan o nasırlı, çilekeş ellerinden öperler ve zarfın içine de üç beş para sıkıştırırlardı. Ne hayırlı evlatlardı. Meral ve Ayşe de henüz küçüktü ya biri on beş biri de on üç yaşlarındaydı. Meral, Ahmet’in ikiziydi. Pek dindar ve medrese âlimi kayınbabası Ayşe’nin adını “Hz. Aişe anamızın adıdır” diyerek koymuştu. Meral’e de Amine ismini koyacaktı lakin ilk defa Mukaddes itiraz edip kaynatasına diklenerek kendi anasının ismini koymak istediğini söyledi. Vur aşağı çek yukarı derken Mukaddesin dediği oldu. Kaynatası, eğer yarın bu çocuk isminden dolayı Araf’ta kalırsa sebebinin Mukaddes olduğunu, ağzı köpükler saça saça, dişlerini birbirine kenetleye kenetleye ilam edip durdu. Köyde Mukaddes’in ne kadar asi bir gelin olduğu, dinle diyanetle de artık alakasının kalmadığı, bütün gelinlere kötü örnek olacağı rüzgâr gibi savruldu durdu. Ayşe ve Meral’i de daha küçük yaşta okusunlar diyerek Ankara’daki büyük teyzelerinin yanına göndermişti. Kızları, okuyacak biri muallim biri de doktor olacaktı. Söylemesi bile güzeldi. Düşündü gülümsedi. En azından bu uğursuz köyden kurtuldular diyerek seviniyordu.
İşte bu evde, köyün geri kalan evlerinden hiç farklı olmayan iki katlı, bu ahşap direklerin arasına örülmüş pişmiş harman tuğla evde kaynana, kaynata bir de bekâr görümce ile birlikte on can yaşarlardı. Tarla tapan işi Mukaddes’ten ister, aş ekmek Mukaddes’ten ister, evin hemen yanı başındaki ahırda besledikleri inekler Mukaddes’ten isterdi. Mukaddes de mukadderat deyip sineye çeker sessiz sedasız hepsine yetişmeye çalışırdı. Henüz on beş yaşında gelin gelmişti. Evliliğin bile ne demek olduğunu, evliliğin evcilik gibi bir şey olduğunu düşünürdü. Evden duvakla çıkıp akşam olunca da evine geri geleceğini düşünmüştü. Evden gelin olup da çıkarken annesinin kan çanağına dönen gözlerini görünce şaşırmış ve “nasıl olsa akşam geri döneceğim, neden bu kadar ağladı ki acaba annem?” diye düşünmüştü. Yıllar yıllar sonra bile annesinin birer yakut kadar kırmızı gözleri gözünün önüne gelir ve “anacığım az bile ağlamışsın” diyerek iç geçirir ağlardı. Şimdi kendisi ansının yerinde, kendi yavruları için bilhassa da Havva’sı için ağlar dururdu
Evin sundurmasından kendisini çekip zorla kaldırdı, yere bırakmaktan çok fırlatıp attığı odun parçasını yerden kaldırıp evin çeperine dayadı ve karpuz poşetine elini takıp sallana sallana yampiri yumpiri merdivenlerden yukarı çıkıp gözden kayboldu.
69Please respect copyright.PENANAoryKVQMjFl


