Vermont’un dondurucu soğuğu, evin ahşap iskeletini kemiren görünmez bir fare gibiydi. Rüzgâr camları sarsıyor, şöminedeki külleri etrafa savuruyordu. Vincent, çalışma odasındaki maun masanın başında dikilirken ciğerlerine dolan havada yanlış bir şeyler olduğunu fark etti.
Evler nefes alır. İçinde yaşayanların ritmine göre genleşir, kokuları hapsederler. Fakat bu gece, evde rutubet ve çay kokusu yoktu. Havada genzi yakan, hastane koridorlarını andıran sentetik, buz gibi bir nane ve ter kokusu asılıydı.
Gözleri masanın üzerindeki kehribar renkli cam şişeye kaydı.
Sabah evden çıkarken şişenin kapağındaki o küçük üretim çentiği, masanın kenarına paraleldi. Şu an ise dışarıyı, pencereyi gösteriyordu. İçinde buzdan bir el kalbini sıktı. Vincent yavaşça uzandı, camın soğukluğunu parmak uçlarında hissederek şişeyi kaldırdı. Kapağı çevirdi. Tok bir sesle açılan şişeyi sol avucuna boşalttı.
Bir. İki. Üç. Dört.
Beş.
Altı olması gerekiyordu.
Zihni, en korkunç ihtimalleri reddetmek üzere programlanmış bir makine gibi bahaneler üretmeye başladı. Düşürdüm mü? Hayır. Sayarken mi hata yaptım? İmkansız.
Koridora çıktı. Döşeme tahtalarının gıcırtısı bu kez kulaklarını tırmalıyordu. April’ın odasının kapısı aralıktı. İçeriden düzenli, derin bir nefes sesi değil; boğuk, sanki ciğerlere zorla basılan mekanik bir hava akışının sesi geliyordu. Vincent kapıyı yavaşça itti.
April sırtüstü yatıyordu. Yüzündeki o donuk keder gitmiş, yerine kaslarını gerim gerim geren, dişlerini sıkmaktan çenesini kilitlemiş vahşi bir ifade gelmişti. Boynundaki damarlar mavi solucanlar gibi belirgindi. Ama Vincent’ın midesini asıl bulandıran şey gözleriydi. April’ın göz kapakları kapalıydı fakat altındaki gözbebekleri, sanki kafatasının içinden çıkmak isteyen iki böcek gibi inanılmaz bir hızla sağa sola çarpıyordu.
O on saniyelik biyolojik felç evresini çoktan geçmiş, o zifiri okyanusun en dibine inmişti. April, habersizce o cehenneme bilet kesmişti kendine. Ve yüzündeki ifadeye bakılırsa… orada kocasını bulmamıştı. Başka bir şey bulmuştu.
Vincent nefes nefese geriledi. Onu uyandırmanın bir yolu yoktu. Orada ölenin burada uyanamayacağını biliyordu. Şişeyi cebine atıp kendini dışarı, gecenin ayazına zor attı.
Ertesi gün, kasabanın sanayi mahallesindeki o leş gibi kokan sokağa girdiğinde midesi hâlâ kasılıyordu. Simon’ın dükkânı, sokağın sonundaki çürük bir diş gibi duruyordu. İçeri girdiğinde yoğun bir amonyak, kan ve çürümüş yosun kokusu yüzüne çarptı.
Simon, paslanmış metal tezgahın üzerinde devasa, gri bir kalkan balığını parçalıyordu. Satırın her inişinde havaya koyu renkli kan damlaları sıçrıyordu. Şlak. Şlak.
"Onu da mı zehirledin?" dedi Vincent, kapıyı arkasından kapatarak. Sesi titriyordu. "April hapları bulmuş."
Simon satırı havada tuttu. Başını yavaşça Vincent’a çevirdi. Gözaltı torbaları morarmış, yüzündeki kılcal damarlar alkolden çatlamıştı. Ama gözlerindeki o sarhoş, aptal ifade tamamen silinmiş, yerine saf, yırtıcı bir zekâ oturmuştu.
"Ben mi zehirledim?" Simon iğrenç bir kahkaha attı. Satırı balığın omurgasına saplayıp bıraktı. "Ben kimseye bir şey vermedim felsefeci. O kız sadece kokuyu aldı. İnsan böyledir, çürümek istiyorsa çukurunu kendi kazar."
Vincent adımlarını hızlandırıp tezgaha yaklaştı, Simon’ın yağlı önlüğünü avuçlayıp kendine çekti. "Orada ne dönüyor Simon? Neler yapıyorsun o lanet yerde?"
Simon, Vincent’ın ellerine iğrenerek baktı, sonra ani bir hareketle onu itti. Vincent metal raflara çarparak sendeledi.
"Sen ne sanıyordun lan?" diye tısladı Simon. Üzerine doğru yürürken nefesindeki ucuz viski kokusu Vincent’ın yüzüne çarpıyordu. "Orayı senin gibi pısırıkların gidip yıldızları izlediği bir masal diyarı mı sandın? Orası kuralsız bir çöplük. Orada tanrı yok, polis yok, ahlak yok! Geçen gece, o kurumuş denizin ilerisindeki o siyah kum tepelerinde bir herif buldum. Sırıtıp duruyordu. Ben ne yaptım biliyor musun?"
Simon eğilip tezgaha sapladığı satırı çıkardı. Gözleri pörtlemişti.
"Zihninin içine elimi soktum. Onu orada, kendi kâbuslarının ortasında diri diri yaktım. Gerçek dünyada kimdi bilmiyorum. Ama eminim şu an Burlington Hastanesi'nde, altını pisleyen ve tavanı izleyen bir sebzeye dönüşmüştür."
Vincent duyduklarına inanamıyordu. "Sen delirdin. Zihnin eriyor, Simon. Orası senin oyun alanın değil, o insanlar gerçek!"
"Gerçeklik umurumda değil!" diye kükredi Simon. "Burada ben bok temizliyorum! Burada bir hiçim! Ama orada... Orada krallarım var. Ve o küçük kuzenini de gördüm Vincent. O da orada dolaşıyor. Ağlıyor, kocasını arıyor... ve dikkat çekiyor. Sadece benim değil, o dipte yatan ve insan olmayan diğer şeylerin de dikkatini çekiyor."
Simon satırı yavaşça tezgaha sürttü. Çıkan tiz ses Vincent’ın dişlerini kamaştırdı.
"Bana daha fazla hap bulacaksın. Yoksa bir dahaki sefere rüya âleminde o kızı bulduğumda, zihnini öyle bir parçalarım ki, burada uyanıp mutfak bıçağıyla kendi gırtlağını keser."
Vincent dükkândan nasıl çıktığını, arabayı eve nasıl sürdüğünü hatırlamıyordu. Çamurlu yolları hızla geçerken beyni patlayacak gibiydi. April’ı alıp o evden gitmeliydi. O hapları yok etmeliydi.
Evin önüne geldiğinde frenlere asıldı. Motoru kapatmadan koşarak verandaya fırladı. Kapıyı tekmeleyerek açtı.
"April! Eşyalarını topla, gidiyo—"
Sözcükler boğazında düğümlendi.
Ev darmadağındı. Çalışma odasının kapısı kırılmıştı. Kilitli çelik kutu, ağır bir çekiçle parçalanmıştı. Ama Vincent’ı asıl donduran şey, April’ın salonun ortasındaki duruşuydu.
Ayaktaydı. Üzerinde dünden beri çıkarmadığı hırkası vardı ama duruşu bir insana ait değilmiş gibi çarpıktı. Boynu sağ omzuna doğru kırılmış gibi tuhaf bir açıyla yatıyordu. Gözleri ardına kadar açıktı ve gözbebekleri iğne ucu kadar küçülmüştü.
Elinde boş kehribar şişeyi tutuyordu.
"Hepsi bitti," dedi April. Sesi, sanki başkasının gırtlağından çıkıyormuş gibi pürüzlü ve kalındı. "Hepsini lavabodan akıttım."
"Ne yaptın sen?" Vincent’ın dizlerinin bağı çözüldü. Evin içindeki o dondurucu sessizliği bölen tek şey, April’ın yüzündeki o çarpık, histerik gülümsemeydi.
"O adam... Balık kokan adam..." dedi April, fısıltıyla. "Ona söyledim. Senin çok kötü şeyler sakladığını söyledim. Oraya gelip kocamı benden uzaklaştırdığını söyledim."
Vincent dehşet içinde ona doğru bir adım attı. "Kime söyledin April? Ne diyorsun sen?"
"Onlara."
April yavaşça pencereyi işaret etti.
Vincent başını çevirdiği an, gecenin zifiri karanlığını yırtan o uğursuz renkleri gördü. Kırmızı ve mavi. Sessizce, farları sönük bir şekilde evin önüne yanaşan üç devriye arabasının tepe lambaları, evin ahşap duvarlarında ölümcül bir dans ediyordu.
"Polisleri aradım," dedi April, o ürpertici tebessümüyle. "Seni korumak için, Vincent. Çünkü eğer o kafese girersen... O uykuya bir daha dalamazsın. Ve o adam seni orada bulamaz."
Telsiz cızırtıları ve ağır postalların karda çıkardığı ezilme sesleri verandadan duyulmaya başladı.
"Ellerini görebileceğimiz bir yere koy ve dışarı çık!" diye bağırdı kalın bir ses dışarıdan.
Vincent’ın nefesi kesildi. Polise o hapları, kolektif bilinci, rüya âleminde insanları komaya sokan bir balıkçıyı nasıl anlatacaktı? April ona sadece ihanet etmemiş, aynı zamanda onu gerçekliğin zindanına kilitlemişti.
Arka kapıya doğru geriledi. Cebindeki o tek, yalnız ağırlığı hissetti. Dün gece cebinde unuttuğu, şişede olmayan o son hap.
"Vincent," dedi April, sesindeki o yabancı tonla. "Uyuma."
Vincent mutfağa daldı, arka kapının sürgüsünü tek hamlede açtı. Polisler ön kapıyı koçbaşıyla kırarken çıkan o sağır edici patlama sesiyle birlikte kendini arka bahçenin dondurucu karanlığına, Vermont’un çam ağaçlarının arasına fırlattı.
Karda koşarken nefesi boğazını yırtıyor, arkasından gelen bağrışmalar ve el fenerlerinin beyaz ışıkları ağaç gövdelerini yalayarak onu arıyordu. Elini cebine attı ve o mat siyah hapı parmaklarının arasına aldı.
Artık gerçek dünyada bir kaçak, rüya dünyasında ise bir avdı. Ve uyanık kalabileceği saatler giderek azalıyordu.
ns216.73.216.48da2


