Gri, bu şehrin üzerine sadece bir renk olarak çökmezdi; preslenmiş sanayi dumanı ve donmuş çamur kokusuyla birlikte ciğerlerine dolardı insanın. Vincent, otuz iki model Chevrolet’sinin emniyet kemerinin omzuna baskı yapan sert şeridini düzeltirken, buz tutmuş camdaki buğuyu elinin tersiyle sildi. Vermont State Üniversitesi'nin A Bloğundaki o kırk sekiz monoton yüz, zihninde hâlâ aynı sıkıcı nakaratı tekrarlıyordu: Spinoza’nın töz anlayışı... Varoluşun zorunluluğu...
Kocaman bir yalan. Varoluş zorunlu falan değildi, sadece kırılması zor bir alışkanlıktı.
Kontağı kapattı. Evin önündeki kaldırımla asfaltın birleştiği o çatlakta, rüzgârın sürüklediği ıslak çöp yığınlarının ve çürümüş meşe yapraklarının arasında sarımsı bir kâğıt parçası silecek lastiğine sıkışmıştı. Önce görmezden gelip arabadan inmeye yeltendi. Sonra, tam olarak nedenini bilmediği o saçma insani merakla uzanıp kâğıdı çekti.
Ucu çamurdan ıslanmış, ucuz bir matbaa kâğıdı. Üzerinde büyük, kaba harflerle tek bir cümle yazıyordu:
"UYUYAMAYANLAR İÇİN DÜNYA FAZLA GENİŞTİR."
Kâğıdın alt kısmında, mürekkebi suya maruz kaldığı için neredeyse tamamen dağılmış bir adres ve saat yazılıydı. Millington Caddesi, Eski Depolar... Saat 03:00. Başka bir isim, bir telefon ya da marka yoktu. Bir broşürden ziyade, birinin bilerek düşürdüğü bir intihar notuna benziyordu.
Vincent kâğıdı paltosunun cebine sıkıştırıp ahşap verandadan geçerek eve girdi.
Evin içi her zamanki gibi kokuyordu: Melisa çayı, ıslak ahşap ve dinmeyen bir yas. April, salondaki eski berjerin üzerinde, ayaklarını altına çekmiş oturuyordu. Kocasının geçirdiği o korkunç kazadan sonra gözlerindeki o ışık çekilmiş, geriye sadece dışarıyı izleyen iki boş cam kalmıştı.
"Yemek fırında," dedi April, sesini neredeyse hiç yükseltmeden. Vincent’a bakmamıştı bile.
"Eşyalarını topladın mı? Yarın Burlington’daki klinik seansın var."
April cevap vermedi. Yalnızca başını hafifçe salladı. Bu evde sözcükler tasarruflu kullanılırdı; çünkü konuşmak, içeride biriken o ağır havayı dalgalandırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Vincent mutfağa geçip soğumuş çorbadan bir kaşık aldı. Tadı çamur gibiydi. Kendi kendine gülümsedi. Kuşkusuz, diye düşündü, felsefe tarihi boyunca hiç kimse bu kadar kusursuz bir anlamsızlık inşa edememiştir.
O adrese tam altı gün sonra gitti.
Her gün cebindeki o ıslak, yıpranmış kâğıda baktı. Mürekkep günden güne biraz daha siliniyor, sanki adresteki harfler gerçeklikten çekiliyordu. Altıncı günün gecesinde, saat iki buçukta kendini kasabanın dışındaki terk edilmiş bir yük deposunun arkasında buldu. Paslı demir kapılar, rüzgârda ağır ağır gıcırdıyordu.
İçeride ne bir uyuşturucu tacirine benzeyen tipler vardı ne de filmlerdeki gibi karanlık masalar. Sadece tek bir adam oturuyordu. Yüzü, sanki onlarca farklı insanın mimikleri rasgele bir araya getirilerek dikilmiş gibi tekinsiz ve ifadesizdi. Masanın üzerinde, koyu kehribar rengi cam bir şişe duruyordu. İçinde, ışığı emen mat siyah haplar vardı.
"Bu bir uyuşturucu değil," dedi adam. Sesi, iki kuru odunun birbirine sürtünmesi gibiydi. "Sana hayal gördürmez. Dopamin salgılatmaz. Beynini uyuşturup seni bir sebzeye çevirmez."
Vincent hafifçe güldü, ama sesindeki huzursuzluk barizdi. "Ne yapıyor peki? İmmortalite mi satıyorsunuz bu ucuz şişede?"
Adam gülümsemedi. "Seni, kendi zihninin ve insanlığın o dip dalgasına fırlatıyor. Oraya indiğinde, bedeninde 10 saniyelik bir biyolojik felç gerçekleşir. Burada sadece uyuyorsun. Ama orada... Orada, zihninin kapılarını açtığın oranda bir hayat yaşarsın. Ölene kadar ya da burada gözlerini açana kadar."
"Yan etkileri?"
"Orada ölürsen, burada uyanamayabilirsin," dedi adam gayet sıradan bir şeyden bahseder gibi. "Ve bir de... yalnız olmadığını fark edeceksin."
Vincent şişeyi aldı. Cebindeki tüm nakiti masaya bıraktı. Mantığı ona koşarak uzaklaşmasını söylüyordu ama hayatındaki o korkunç boşluk, mantığından çok daha ağırdı.
Gecenin 03:40’ı. Vincent çalışma odasındaki koltuğa uzandı. Siyah hapı dilinin üzerine koydu. Su içmedi. Hap, kimyasal bir tat bırakmadan dilinin üzerinde eridi.
1... 2... 3...
Göğsüne devasa bir beton blok oturdu. Nefesi kesildi. Parman uçlarından başlayan soğukluk bir anda bütün vücudunu sardı. Kalp atışlarını duyabiliyordu: BUM. BUM. BUM.
Ve 10. saniyede dünya tamamen karardı.
Gözlerini açtığında bir yatakta değildi. Sonsuz bir gökyüzünün altında, kurumuş, devasa bir deniz yatağının ortasındaydı. Ayaklarının altındaki deniz kabukları kırılırken çıkan ses, zihninde yankılanıyordu. Burası bir rüya değildi. Burası fazla gerçekti. Rüzgârın soğuğu, tuzun kokusu, hatta içindeki o derin sızı... Her şey buradaydı.
Ama en garibi bu değildi. Ufka doğru baktığında, kendisinden yüzlerce metre ötede yürüyen başka bir silüet gördü.
Burası sadece onun zihni değildi. Burası, herkesin çöpünü döktüğü o ortak havuzdu.
İki hafta sonra. Vincent’ın hayatı ikiye bölünmüştü. Gündüzleri amfide kuru teoriler anlatan bir ceset, geceleri ise o hapın sunduğu sınırsız ve ürkütücü evrende dolaşan bir seyyah.
Ta ki o gün, o köhne balıkçı dükkanının önünden geçene kadar.
Sokak leş gibi yanmış yağ ve bayat morina balığı kokuyordu. Dükkanın kapısında, elindeki ucuz viski şişesini bacaklarının arasına sıkıştırmış, gözleri kan çanağına dönmüş bir adam oturuyordu. Üzerindeki kirli önlükte silik harflerle "Pall’s Seafood" yazıyordu.
Simon Pall.
Vincent adımlarını durdurdu. Askerlikteki o neşeli, patavatsız, her devriyede patlamaya hazır bir bomba gibi gezen Simon... Şimdi bir çöp birikintisinden farksızdı.
"Vincent?" dedi Simon, gırtlağından gelen hırıltılı bir sesle. Başını kaldırdı. "Ulan... Felsefe profesörü! Beni bu çöplükte bulacağını hiç düşünmezdim."
"Simon... Bu ne hal?"
Simon acı bir kahkaha attı. "Hayat dostum, hayat adamın anasını beller. İş battı, karı gitti, ciğerler iflasın eşiğinde." Viski şişesinden bir yudum daha aldı. Sonra birden Vincent’a doğru eğildi. Gözlerindeki o sarhoş pus bir anlığına dağıldı, yerine zifiri bir tekinsizlik geldi.
"Ama geçen gece..." dedi Simon fısıltıyla. "Geçen gece o kurumuş deniz yatağında seni gördüm Vincent. Yürüyordun. Üzerinde o havalı ceketlerin vardı."
Vincent’ın kanı dondu. "Ne diyorsun sen?"
Simon cebinden mat siyah bir hap çıkardı. Parmağının arasında döndürdü.
"Diyorum ki hoca... O rüya dediğin bokun içinde yalnız değilsin. Ve ben orada senin o tıpış tıpış yürüdüğünü gördüm. Artık aynı boka batmış durumdayız."
ns216.73.216.48da2


