Ertesi gün köknar ve çam ağaçlarıyla kaplı yemyeşil Selamlı dağının dereleri taşmış gürül gürül bulanık akıyordu. Gece boyunca yağmur aralıksız yağdı durdu. Gece boyunca yağan yağmur sacla kaplanmış çatılarda serseri bir kedi gibi dolaşıp, patır patır yürekleri hoplattı durdu. Gece, bir devin gürlemesi gibi aniden gürleyen gök korkak köy insanının evlerine daha bir korkuyla çekilmesine neden oldu. Dereler doldu taştı, ovanın düzlük tarlalarının üstünde bir metreye yakın su birikti. Mısırlar, darılar, fasülyeler, kabaklar sular içinde yüzdü günlerce. Köyün içinden geçen dereler gümbürdedi, homurdandı geceden sabaha, sabahtan akşama kadar. Kimse korkudan evlerinden başını uzatamaz oldu. Herkes, uzunlamasına güllere bezenmiş krem rengi soba isi ve kömür pasıyla kaplanmış perdelerini sıkı sıkı çekti üstüne. Onca yağmurdan sonra bile gök hala karamsar bir grinin daha koyu rengini almıştı. Bu köy ismiyle müsemma bir hal almıştı adeta. Yağmurun arkası vardı kesin. Yağan yağmurla birlikte hava soğudu, toprak yollar sarı sarı çamura döndü. Yollar yol değil artık bir bataklığı andırıyordu. Yürüdükçe lastik ayakkabılara aha bir sarılan arsız bir çamur her tarafı kaplamıştı. Sadece lastik ayakkabılar değil, yamana yamana artık yama tutmayacak hale gelmiş bilmem hangi zamanda kimden kalma ya da dikilmiş pantolonların paçaları ile güllü dallı envai çeşit emprime eteğin uçları da bu çamurdan nasibin almıştı. Erkekler, paçalarını kış için her nevi renkten iple örülmüş-henüz çarşı çorabının icat olmadığı ya da bu köye uğramadığı - kalın çoraplarının içine paçalarını sokarak bu sakız gibi sırnaşık çamurdan paçalarını bir nevi korumaya çalışırlardı. Ama kadınların eteklerin ucunu çorabın içine soktuğu görülmüş bir şey değildi. Böyle bir şey yapsalar adları ya deliye ya da aşüfteye çıkardı. “Bak sen şu şırfıntıya hele. Amacı çamurdan eteğini korumak değil, altındaki basma donu göstermek yaa besbelli” diyerek her köşe başında fısır fısır konuşurlardı. “Böyle yağmur çamur da bu köyün tarihinde görülmüş bir şey miydi? Mübarek ayların rahmetiydi. Kimileri, bu kandil gecesinde bu mübarek günde bu kadar yağmurun Allah’ın rahmeti ve bereketi olduğunu ezber edip durdu önüne gelene. Kimi de bunun Allah’ın bir gazabı olduğunu savundu durdu.
Öğlene doğru gökyüzünün kara rengi yerini azıcık güneş ışığına bıraktığında ancak o zaman korka korka evlerinden çıkmaya başladılar. Kör Melahat sanki sabırsızca perdenin arkasında gökyüzünden bir mesaj bekliyormuşçasına evinden fırtına gibi fırladı çıktı. Güneşin yüzünü göstermesiyle attı kendini evden dışarı. Köyün içinden emprime eteği ile kalçalarını sallaya sallaya, kalın örgülü uzun sarı saçlarını, kenarı iğne oyalı, menekşe motifli kırık beyaz yazmasının altından bir o yana bir bu yana savura savura hışımla Gülizer’in evinde soluğu aldı. Zamanlama çok güzeldi. Kimse tarla tapana çıkamaz, her yer su altındaydı. Herkesin evinde olduğu bir anda yapılması gerekirdi bunun da zaten. Gülizer’e suç işliyormuş gibi temkinli bir iki seslendi. Gülizer, pencerenin alt kanadını ite kaka, bin bir küfür kıyametle yukarı itip kafasını pencerenin açılan alt kandından tombul bir yumurta gibi dışarı çıkardı. Ellerini dirseklerine kadar pencerenin sövesine yatırdı ve “Noldu, gız Melahat, ne bu hiddet!” dedi şaşkınlığını hiç gizleme zahmetinde bulunmadan. Melahat, parmağını “Sus” anlamında dudaklarına koydu ve sessizce “gel” manasında el işareti yaptı. Gülizer’in bir gözü şaşı, ufak tefek sivri burunlu biriydi. Bundan kelli nereye baktığını asla kimse kestiremezdi. Gülizer’le kim konuşursa konuşsun her defasında nereye baktığını kestiremedikleri için hep aynı hisse kapılırlardı. Nereye baktığı asla kestirilmezdi. Gülizer, Melahat’ i sever sayardı. Sahibinden emir almış bir kapıkulu gibi hiç sorgulamadan başıyla onayladı ve zorlayarak açtığı pencere kanadını gersin geri gümbürtüyle sürte sürte kapattı. Bir dakika sonra ahşap merdivenlerden inmekten çok yuvarlanıyormuş gibi bir gümbürtüyle inerek Melahat’e kavuştu.
Melahat yanına çağırdığı uşağının kulağına fısır fısır bir şeyler aktardı. Melahat’i dinlerken yüzü şekilden şekile giren Gülizer, Melahat’i dinledikçe “tamam” der gibi kafasını salladı da durdu. Melahat de bir eli ağzında diğer eli de anlattıklarına eşlik eder gibi hava da anlamsız şekiller çizdi durdu. Melahat, ayrılıp da Kuma Fatma’nın evinin yolunu tutarken Gülizer heyecanla son bir kez “tamam!” diyerek merdivenlerden yukarı palas pandıras çıktı, gözden kayboldu.
Bu mübarek günde köyün öte başındaki altı taştan yapılmış, üstü tuğlalarla örülmüş, yer yer dökülmüş sıvasıyla ha-yıkıldı-ha-yıkılacak zannı uyandıran duvarlardan müteşekkil camisinin fıstık yeşiline boyanmış, ırmak kumuyla sıvalı, yağmur sularının oluşturduğu siyah küfe benzer çizgilerle kaplı kubbesinden ezan sesi yükseldiğinde köyün erkekleri evlerinden birer ikişer namaza diye çıkmaya başlamıştı. Son erkek de köyün öte başında gözden kaybolunca Melahat, Gülizer, ve Kuma Fatma’nın ele başlığı yaptığı on kadın köyün orta yerinde Hz. İbrahim’in horozu gibi birden birleşerek beliriverdi. En önde Kör Melahat, bir yanında Kuma Fatma bir yanında yuvarlanır gibi yürüyen Şaşı Gülizer, Huriye’nin evinin yolunu tuttu. Bu on kadının toplanmasını pek hayra alamet saymayan köyün diğer kadınları da meraklarından takıldı bunların peşine. Bir gazaya gider gibi yiğitçe ve korkusuzca yürüyen bir güruh, hemen arkasında merakından ayakları geri çeke çeke ilerleyen bir sürü. Varıp da Huriye’nin evine dayandıklarında herkes anlamıştı köyde seyirlik sinemanın başlamak üzere olduğunu. Merakına yenik düşen yaşlı başlı, torun torba sahibi nineler ile onların gelinleri kızları hemen oturacak bir taş üstü, kuru bir ağaç kütüğü arayıp durdular. Kimi ellerini göğsünde kavuşturdu, titreye tireye dikildi olup bitenleri bir elden seyretmek için, kimi üşüyen ellerini eteklerinin uçkurundan içeri sokup öylece beklediler. Sanki kendi aralarında gizli bir antlaşma yapmışçasına kimse konuşmuyor, bu ritüelin kutsallığına gölge düşürmek istemiyordu. Herkes sessizce bu ritüelde kurbanın sunulmasını bekler gibiydi.
Melahat ve ekibi Huriye’nin evine çıkan merdivenlerin tam dibine vardı öbeklendi. Varır varmaz hiç vakit kaybetmeden Melahat, “Kız deliiiiiiiiiii? Çık kız dışarı” diye öyle bir seslendi ki yanındaki yardakçıları bile şaştı kaldı. İki elini beline ters çevirip dayadı ve Huriye’nin dışarı çıkmasını bekledi. Huriye, sesin kime ait olduğunu ve ne olduğunu da pekiyi biliyordu. Zaten böyle bir şey olacağını sezinlemiş, duyduğu sesle pek de şaşırmamıştı. Zor bela sürtme pencerenin alt kanadını kanırta kanırta yukarı kaldırdı, kenardaki kanatlı süslü menteşeyi pencere aşağı kaymasın diye kanadın altına çekti ve kafasını dışarı uzattı. Bu kadar kadını hiç bir arada görmemişti. Bir anlık bir şaşkınlık yüzünden şavkıdı geçti. Melahat ve avanesini görünce kapkara bir öfke ve gizlemeye çalıştığı korku peydah oldu yüzünde. Kaşların çattı ve “ Ne istiyon gene, Kör tapa. Ne diye topladın bu kadar kadını kapıma. Hoooooşşt dağılın ekmek atmıyorum, kemik heeeeç atmıyorum. Haydin evinize aç köpekler” diyerek meraklısına, munzuruna, arsızına, hınzırına gidin manasında el salladı. Ne şeytani güruh ne de merakından ve heyecanından kalbi küt küt atan, tırnaklarını kemiren kızlar kadınlar yerinden oynadı. Şu sıradan köyde böyle bir neşe ve cümbüş bulmak hep olan bir şey değildi ya. Kuma Fatma, “yukardan konuşması kolay, az aşağı gel bakalım kınalı orospu. Sen kim oluyorsun da evde karpuz yiyip kabuğunu da nispet yapar gibi etrafa saçıyorsun. Gel de verelim bi dengini” diyerek köpükler saçtı ağzından. Meraklı güruhtan bir uğultu yükseldi, bir birlerin kesik kesik mreaklı bakış attılar ve “karpuz yemiş demek orospu” dedi herkes ve uğultu kesildi. “Hooşşştt. Başka kapıda havlayın. Kendi çoluğunu çocuğunu bırakıp da bilmem ne sevdasına el aleme kuma durup yuva yıkana benim kapımda yal yok. Hayde başka kapıya” diyerek iki elini birden taş atar gibi ileri doğru hareket ettirdi. Duyduğu hakaretle zaten paylamaya hazır olan, iyice galeyana gelen Kuma Fatma, yerden kaptığı koca bir kayayı Huriye’ye doğru hınçla fırlattı. Koca kayanın keldiğini gören huriye bir çırpıda kendisini evin içine gerisin geri sorgusuzca ve tedbirsizce attı ama cam şangırtılar için de tuz buz oldu. “Siz misiniz benim evimi basan dercesine kayayı kaptığı gibi attı kendisini dışarı. Dış kapıdan yıldırım hızıyla çıkıp sahanlıkta durdu. Kayayı öyle bir hınçla fırlattı ki kadınlardan birinden kopan feryat arşa direk oldu. Kurt uluması meraklı kalabalığı şöyle bir dalgaladı, şeytani güruh geri doğru bir silkindi, ve Saniye’nin kafasından akan kan kan değil Selamlı’nın bir deresi gibi kaynıyordu. Huriye, dikeldi, iki elini beline dayadı, gözlerinden öfke püskürtürcesine baktı güruhu. “Senin başının altında çıkıyor bunlar Allah’ın körü. Sen benim kapıma dikelecek son kişisin. Seni kıdemli oynaş seniiii” diyerek sahanlıkta duran baltayı kaptığı gibi merdivenleri atlaya zıplaya indi aşağı. Elinde baltayı gören kadınlar kaçacak delik aradılar. Çil yavrusu gibi dağıldı hepsi. Elindeki baltayla, merakını dizginleyemeyen güruhun içine daldı “size de seyirlik çıktı, değil mi” diyerek üstlerine hümledi. “Deli Huriye eyice delirdi, gaçıııınn” çığlıkları arasında yakaladığının kıçına baltanın sapını yapıştırıverdi. Gençler kaçtı kurtuldu, köyün beden yaşıyla ruh yaşı uyumsuz, meraklı, tombul ninelerinin kalçaları Huriye’nin balta sapından nasibini aldılar. Her biri koca koca kalçalarını tuta tuta evlerine fare gibi dağıldı.
27Please respect copyright.PENANA8fgsK5ya71
27Please respect copyright.PENANAHCbkREdqb6


