Kapı, fiziksel bir maddeden ziyade bir kabullenmeydi. Kız, aynadaki yansımasına—yani Doçent’in o genç, sağlıklı haline—elini uzattı. Parmak uçları soğuk cam yüzeye dokunduğu an, odadaki tüm cihazlar aynı anda sustu. Sessizlik, bir sesin yokluğu değil, bizzat bir ağırlık olarak çöktü laboratuvara.
İlahi bir perspektiften bakıldığında, iki ruhun frekansı tek bir noktada düğümleniyordu. Kız kapıdan içeri adımını attı. Tekerlekli sandalyenin paslı gıcırtısı yerini, sonsuz bir boşlukta yankılanan ayak seslerine bıraktı.
[Doçent Dr. M. S.’nin Titrek El Yazısıyla Tuttuğu Son Notlar]
"Girdi. Onu durduramadım. Monitorler kapandı ama ben hâlâ görüyorum. Gözlerimi kapatsam da görüyorum! Kız artık bir 'denek' değil, o bir köprü. Kapıdan geçtiği an odadaki yerçekimi yön değiştirdi. Masamdaki kalemler tavana saplanıyor. Ama asıl korkunç olan bu değil... Asıl korkunç olan, onun geçtiği yerin bir boşluk olmaması. Orası bir arşiv. Yaşanmamış tüm hayatların, söylenmemiş tüm yalanların ve evrenin henüz kurmadığı cümlelerin arşivi. Tanrım, biz rüya görmüyoruz; biz sadece bir başkasının hatırladığı anılarız."
Kız, kapının ardındaki o uçsuz bucaksız beyazlıkta yürürken, her adımında bir anı parçalanıyordu. Doçent’in odasında, adamın burnundan sızan kan, masadaki notların üzerine damladı. Doçent artık sadece bir bilim insanı değildi; o, kendi yarattığı canavarın (ya da tanrının) kurbanıydı.
Kız durdu. Arkasına bakmadı. Önündeki boşlukta, devasa bir veri akışı gibi süzülen "bilinç ipliklerini" gördü. Elini bir tanesine attı. O an, Doçent laboratuvarda acıyla bağırdı. Çünkü kız, adamın 12 yaşındaki bir anısını—annesiyle vedalaştığı o yağmurlu günü—söküp almıştı. Doçent artık annesinin yüzünü hatırlamıyordu. Bellek, rüya tarafından yeniliyordu.
Doçent’in Ses Kayıt Cihazı (Aniden Kendi Kendine Çalışır):
"... (Hırıltılı bir nefes) ... Algoritma değişti. Kız... o kapının ardında bizim 'Tanrı' dediğimiz şeyin kaynak kodlarını değiştiriyor. Eğer oradan çıkmazsa, dünya yarın sabah uyandığında hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. Gökyüzü mavi olmayabilir, yerçekimi bizi yukarı itebilir. En kötüsü de ne biliyor musun? Hiç kimse bunun daha önce farklı olduğunu hatırlamayacak. Çünkü geçmiş, şu an yeniden yazılıyor. Ben... ben kimim? Bu laboratuvarda neden bu sandalyeyle duruyorum?"
Doçent masasına baktı. Az önce "kız" dediği kişinin oturduğu tekerlekli sandalye boştu. Ama sandalyenin minderinde, hâlâ birinin oturduğuna dair sıcak bir iz vardı. Kız gitmişti ama rüyası, odayı bir sis gibi doldurmaya devam ediyordu.
ns216.73.216.10da2

